İDRİS ÇETİN HAKKINDA Bilgi için Tıklayınız
AÇMAZ OLMUŞ
Yollar uzanır, kol kol dağlarda,
Kollarsa büyüktür, kanunlarda,
Bir kalbim var, bir de kuru başım,
Sürünerek bulutlara değiyor nâşım…
Bu dünyada, çiçek olup açamazsınız,
Yeşile bürünüp yaprak olamazsınız;
Her taraf kan kırmızısı, toprak bile,
Kucağını açmaz olmuş, mavi gökyüzü…
1994/Konya
ADALET
Dünya ve ahiretin hazinesi,
Hayat tohumlarının filizleri,
Yaprak olur, meyve olur, sevgi olur,
Dünya dolup taşar, adâlet bekçileriyle
Yeşerir, adalet sunar, susamış gönüllere…
Yüce Allah buyurur ki Kitabı Kerim’de:
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun,
Kendiniz, ana-babanız, akrabanız aleyhinde olsa da
Allah için şahitlik eden kimselerden olun.”
Adaletin en çok savunucusu
Yüce Peygamberimiz;
Önderimiz, liderimiz, rehberimiz,
Onunla gelen ilâhi vahiy;
Kıyamete dek nurumuz olacaktır,
Ondan zerre kadar uzaklaşan,
Bahçenin haram meyveleriyle tanışacaktır.
Şeytan ve nefis, saf beynin eteğinde,
Çadırını kurup yuva yapmaya başlar,
Haksızlık ve adaletsizlik peteğinde,
Vurdurur eşek arısına bir iğne,
Âleme ibret olsun diye…
Zavallı saf arı, bunu hizmet sayar balına,
Kendini feda eder, şeytanın zehirli yalanına.
Dünyadaki yaşamın amacı O’na kulluk,
Allah’ı tespih, hamd ve yüceltme;
Sonrası insana özgürlük ve adâlet,
Hiç kimseye haksızlık yapılmayarak,
Zayıflar hiçbir zaman ezilmeyerek,
Yaşamında adâlet tecelli edecektir,
Ahirete ekilen tohumların,
Biçildiği mekân olarak,
Mizan kurulacaktır orada,
Her yaptığın amel sorularak…
Zerreler zerresi, gözden kaçmaz orada,
Sana ait olanı, sakın ha dışlama!
Adalet ve emanetin yükünü taşımaktan,
Dağların, taşların bile hızla kaçtıkları,
Bu ağır yükü irade sahibi insanlar yüklendi,
Yaratanına teslim olup kaçındı soru sormaktan…
Âlemdeki her şey O’nu tespih eder,
Gözle görülen, görülmeyen ona gider,
Yaratanına bir şükür olsun diye,
Tevhide sarılıp derhal secde eder…
Haksızlık terazisini eline alan insan,
Zulmeder dünyaya, tekbir adam koymadan,
Gezinir durur, ne koparırsam kâr misali,
Haksızlık putunu diker, dünyanın en ücrasına.
Kurtuluşu haksızlıkta gören adâletsiz insan,
Putlara secde etmeye kalkışır utanmadan.
Sorumluluğu anlamak ve yaşamak,
Ne kadar da önemli kısacık ömrümüzde.
Sarhoş insanın yolculuktaki sorumsuzluğu,
Suçsuz ve günahsız insanı komaya sokmakta,
Kendisinin ve çocuklarının hayatını karatmakta.
“Uyuyanla sarhoş olan bir olur mu?” Deme
Hakkı inkâr eden uyanık; uyuyana yan çizer,
Haksızlıkların, adâlet kabul edildiği dünyanda,
Yaşamak haram olur onun bir karış toprağında,
“Başını al ve git durmadan” diyemiyorum,
Benim atalarım severek şehit oldu,
Cennet vatanımın her karış toprağında.
Toprak benden hesap sorar,
Sonra adâlet terazilerini kurar…
Haksızların potasında erimektense,
Tevekkül et Rabbine, yol al usanmadan.
Hak ve adâletin gölgesinde durakla,
Aç kal, susuz kal bir orakla…
Hak ve adâleti nefesle bulutlarla,
Hakkı hâkim kıl, vatan toprağında…
19.05.1992
Konya
AH ŞU ÇOCUKLAR
Baharda çiçekler gibi açan çocuklar,
Güneş gibi dünyaya ışık saldılar.
Yıkık örenin çevrelediği bahçe,
Sevgi dolu dünyaları olmuştu…
Gam, keder; kin ve nefret yoktu,
Özgürlüğe uçan kuşlar gibi
Hepsi de cıvıl cıvıldı…
Ah şu çocuklar yok mu?
Hepsinin tepesinde birer uçurtma,
Yükseliyorlardı semalara,
Umut yüklü seslerinde,
Saklıydı ülkenin geleceği.
Onlar; hep böyle sanıyorlardı dünyayı,
Unutmuşlardı bir anda anne, babayı,
Hepsinin dünyası oyunlar arasındaydı.
Ah güzel yürekli kardeşim!
Bir zamanlar sen de böyleydin,
Senin dağlarındaki ormanlarını,
Şaldır şaldır akan çağlayanlarını,
Gözlerinden ilaç fışkıran tatlı sularını,
Burcu burcu kokan çamur deryalarını,
Atları, eşekleri; tavukları, kazları, ördekleri,
İnekleri, danaları; civcivleri; koyunları, kuzuları,
Bulamaz bu çocuklar, sanal âlemden başkasını…
Bir an stresten uzaklaşan çocuklar,
Oyunlar arasında pek mutlu oldular.
Ah şu çocuklar! Ne de sevecen ve mutlu,
Sizlerle geleceğe uçuyor bütün dünya,
Ağlamalarınız, gülmeleriniz, oyunlarınız,
Gönüllerimizi sevgiyle fethederken,
Bizleri, sizlere daha da bağlıyor…
Çocuklar, sizler bizim canımız ve kanımızsınız,
Yüce yaratıcımızın en kutsal emanetisiniz…
16 Nisan 1993
Konya
AKDAĞLAR
Yeşildir dağların, soğuktur suların,
Yamaçlarından hafifçe eser rüzgârın,
Geç vakitlerde kalkar kürtüklü karın,
Dünyaya yayılır, kardeşlik duyguların…
Sırdaş olmuş selvi boylu çamların,
Kalpleri özüyle dolmuş ağaçların,
Öz, sessizce ötelerin ötesine gider,
Yüce yaratana kulluğunu ilan eder…
Rüzgârla gürleyen yaprakların,
Oksijen depolamış damarların,
Bağrında barındırdığın canlıların,
Dağda çobanı olmuş ormanların.
Mantarın çıkar, rengârenk her yerde,
İlaç olursun, hayat olursun her derde,
Derdini anlayıp da seni içten sevene,
Rehber, sırdaş olursun sana güvenene.
Çileli yollar geçer sırtından enginlere,
Yol hak yoludur, anlayıp da gidenlere,
Akdağlarım sen üzülme çetindir yolun,
Garibanları sarar merhamet yüklü kolun.
Yüksek tepelerin selamlaşır geceleri,
Kin, nefret duymaz şiirleri, heceleri,
Sevene zirvenin temiz havasını yollar,
Kendinden aşağıda olanı daima kollar.
Yıldız, Ay, Güneş daha yakındır sana,
Senin sevgi dolu nefesin tütser bana,
Ben ise seninle yoldaş, sırdaş olunca,
Akdağlarımın güzelliği akar ruhuma…
Ay, nurunu herkese verir esirgemez,
Hiçbir canlıyı incitip asla küsmez,
Nurundan habersiz gafil insanlar ise
Hakkın ışığıyla aydınlanmak istemez…
Bize dağları bahşeden Rabbimizi anmalıyız,
Her zaman, Ona şükranlarımızı sunmalıyız,
Dağların havasını, ruhumuzda perçinleyerek,
Sevgi yüklü bulutları insanlığa yollamalıyız…
11.07.2006
Akdağmadeni
ALKIŞ TUFANI
Üzüldüm, ağladım, yazmaktan,
Utandım, böyle bir yerde oturmaktan,
Söylenen sözlerle, Ney’in sesini,
Bağdaştıramadım bu ses düzenini.
Dansözler, horon tepmeye başladı,
Hokkabaz cambazların arasında,
Sıkıldım, insanlığımı hatırlamaktan,
Vurulan binlerce alkış tufanından…
Kulaklarımı çınlatan batı ruhlu müzik,
İnsanların ruhlarını acıtıyordu ezik ezik.
Karanlıklara doğru yolculuk yapan insan,
Buluyordu kendini dipsiz kuyuda bir an.
Bilinçsizce alkışa kalkan eller arasında,
Özgürlük ağlıyordu dumanlar arasında.
Her şeye alkış, tükenmişliğin işaretidir,
Amel defterinizse günahın bile beteridir.
1994/Konya
AN GELİR
An gelir, sular durulur,
An gelir, fırtına diner,
An gelir, rüzgâr susar,
Dumanlı dağların tepesinde.
An gelir, sevgi çiçekleri açar,
Adam boyu kar kütüklerinde…
An gelir, sigarayı bırakırım,
Kafamın Everestlerinde…
An gelir, ağlarım ıslak vadilerde,
Gözyaşlarımı bentle durdururum,
Çiçek bahçelerinin arkasında…
An gelir, kana kana su içerim,
Ovaların, yaylaların çaylarından.
An gelir, dar gelirlileri düşünürüm,
An gelir, aç, susuz kalırım,
Dizlerimi karnıma çeker uyurum…
An gelir, halkımla kucaklaşırım;
Dertlerinin derdim olduğunu yazarak,
Ekmeğimi karşılıksız paylaşarak,
Merhametli gönüllerinde yaşayarak…
An gelir, sevdiklerimi özlerim,
Benden uzak vadilerde…
Ayaklarıma zincirler vururum,
Gönüllerinden ayrılmamak için…
An gelir, sizi siz anlaya bilirsiniz,
Günün düğümlü derinliklerinde,
İçinizdeki sevgi dolu bulutları,
Hafifçe esen rüzgârı,
Çiseleyen yağmuru,
Ufuklardan gün batımına doğru…
An gelir, gelen anı hatırlarsınız,
An; sizin geçmişiniz, geleceğiniz,
Arasında bitmeyen sevgi köprüsü olur,
Tertemiz şırıl şırıl akan sular arasında…
18.07.1997
İstanbul
ANADOLU İNSANIM
Anadolu insanım; içtenli, duygulu,
Altın kalbi aşk ve sevgiyle dolu.
Yıllar önce gurbete çıktı,
Yanında bir yatak, bir yorgan,
Bir çatal, bir de kaşıktı…
Yıllarca bodrumlarda yattı,
Çilesinin üzerine çile attı.
Aç, susuz ve uykusuz kaldı,
Sabrını derdinin üzerine saldı.
Şehirde patronu iş verdi, aş verdi,
Onun helalinden çalışmaktı derdi.
Anadolu insanım bu duruma çok sevindi,
Sahipsiz sokaklar artık senin biricik evindi.
Çocuklarına para pul yolladı,
Ailesini uzaktan da olsa kolladı.
Şehirde su, ekmek bulamadı,
Karnını dizlerine çekerek aç, susuz kaldı,
Barınmak için umudunu uzaklara saldı.
Günlerce, haftalarca yıkanamadı,
Bu durumda kimseyi asla kınamadı.
Gece üçlere kadar, hurda topladı,
Rızkı için tümsekten tümseğe hopladı.
O; çalıştı, patronu büyüdükçe büyüdü,
Emektar işçi ise küçüldükçe küçüldü.
İşçi alın teri sildi, göz nuru döktü,
Patronu işçinin ömrünü söktü.
Yıllarca sevdiklerine hasret kaldı,
Patronu işçinin emeğini çaldı.
Çocukları ve karısı çok uzaktı,
Sigarasını sessizce yaktı,
Dumanları ise gözlerini yaktı.
Patron: “Ben sana iş, aş verdim” dedi,
Verdiği işi başına kaktı,
İşçi ise boynunu büküp yere baktı.
Patronu: “Aç mısın evladım?”
“Susuz musun yavrum?” Dedi.
Çilekeş işçi: “Aç ve susuzum” diyemedi.
Tükrüğünü yutkunarak,
Mahcup bir lisanı hâl ile:
“Abi ben tokum, az önce yedim,
Abi, su da istemem sağol” dedi.
Açlığını ve susuzluğunu gizledi.
Bu duruma hasret yüklü yüreği sızladı.
Bir bardak suyun, bir tabak yemeğin,
Başına kakılmasını istemedi,
Ben; “açım, susuzum” diyemedi.
Bir yutkundu, bir nefes aldı,
Şehrin derinliklerine daldı…
Kalbinden dedi ki “Rızkı veren Allah’tır,
Çalışmak benden, rızk ise Allah’tandır”
Büyüklenmeden çalıştı, çabaladı, didindi,
Şehrin sokaklarını, kendine arkadaş edindi.
Tırnakları yere bastı ve yine bastı,
Kendini sabrın kucağına bıraktı.
Şehirden bir avuç toprak satın aldı,
Parmağını oraya çiviledi ve çiviledi,
“Tevekkeltü Alellah” dedikçe dedi.
İşçiyi buradan söküp atmak gerek dediler,
Halatla kollarından, ayaklarından çektiler,
O, yerinden hiç ama hiç oynamadı,
Onların hile ve tuzaklarına aldanmadı.
Derken bir avuç toprak daha satın aldı,
Ayakları sağlamlaştı, çiviler çoğaldı.
Başını sokacak bir delik buldu,
Bu, onun için en doğru yoldu.
Günlerce aç ve susuz kaldı
Ve o delikten bir nefes saldı,
Sağa, sola, dünyaya baktı,
Umut ışığını oracıkta yaktı.
Güneş ışınları, ona göz kırpıyordu,
Hem de neşe ile gülümsüyordu.
Şehrin en gözde yerini kaptı,
Derken oraya bir göz ev yaptı.
Çoluğunu çocuğunu getirdi oraya,
Kendisi çıktı, helâl iş bulmaya,
Kibirlenmedi, umutsuzluğa bürünmedi,
“Ne iş olursa yaparım” dedi.
Kolay, zor iş demedi,
Herkese çalıştı, ter döktü,
Feleğin çivisini orada söktü.
Yorgunluk ve bitkinlikten,
Sofranın başında uyuya kaldı,
Çektiklerini düşünüp maziye daldı.
Tahtalar yatak, ağaçlar yastıktı,
Yediği kuru ekmek, içtiği katıktı.
Akrabaları çalışmaya geldi,
Onlara ekmek, su, iş verdi.
Derken iki, üç, beş, yirmi beş…
Boydan boya bir mahalle oldu,
Sahipsiz sokaklar sevenleriyle doldu.
Dükkânlar, fırınlar, mağazalar açıldı,
Fabrikalara, iş yerlerine işçiler seçildi.
Mobilyalar dizildi, demirler kesildi,
Dükkanlara çalışma levhaları asıldı.
Her taraf, iş sahası oldu boydan boya,
Bu sabrın meyvesini herkes duya.
Eski patronlar, hâl hatır sormaz oldu,
Sermayeleri, günden güne yok oldu.
Bayramlar, düğünler, nişanlar çoğaldı,
Anadolu insanının yaptığı her iş doğaldı.
Şehirde dostluk ve kardeşlik pekişti,
Haset insanlar ise aralarında çekişti.
Kardeşlik varoşlarda, sevgi yumağı oldu,
Bu durumda düşmanın beti benzi soldu.
Yıllar önce misafir olmak imkânsızdı,
Emektar işçiler, sokaklarda dermansızdı.
Şimdi senin en yakınların şehrin sahibi oldu,
Şehrin sahipsiz sokakları dostlarıyla doldu.
Şimdi köy de senin, kasaba da şehir de
Artık mutlusun sen her yerde.
Sen, hem köylüsün hem de efendi,
Senin azmin, kibirli insanları yendi.
Sen artık ekmek de uçak da yaparsın,
Helal rızkına sermayeni katarsın.
Mutlu bir yuvan var, çok yakınında,
Dertlerine derman olursun yanlarında.
Iraklar yakına, tutsaklar hürriyete kavuştu,
Anadolu insanı kimliğine sahip çıktı, coştu.
Şehrin varoşları, sevgisini hiç esirgemedi,
Onları patronları gibi dışlayıp geri çevirmedi.
Sahipsiz sokaklar, gariban işçilerini patron etti,
Anadolu insanını bağrına basıp daima mutlu etti…
18.07.2007
İstanbul
ANNE
Allah Resûlünden sonra,
Çilelilerin en çilelisi,
Sevgililerin en sevgilisi,
Şefkatlilerin en şefkatlisi,
Ciğerlilerin en ciğerlisi…
Anne demek istiyorum,
Ta ciğerimin bağından,
Sana sarılmak istiyorum,
Kaf Dağı’nın arkasından…
Senin sevgin ve şefkâtin,
Sardı beni, ötelerin ötesinden,
Kokusu geldi, emzirdiğin sütün,
Vadinin sonsuz derinliklerinden…
Annem: “Yavrum” dedi sardı bağrına,
Eledi, beledi, aldı beni kucağına,
Bıraktığı körpecik yavrusunun,
Kutsal emânet olduğunu biliyordu,
Yaratanına karşı sorumluluğunu,
Onları iyi yetiştirmekte buluyordu…
Rehber olarak seçti; Allah ve Resûlünü
Ve Peygamberlerin güzel ahlâkını,
Aşıladı yavrularına, candan bir bir,
Dedi: “Allah, bütün bunların sahibidir.”
Çalıştı, çabaladı, ortaya koydu gayretini,
Bir gül gibi, süsledi aşk bahçesini,
Sevgi, merhamet; fideleri aşılayarak,
Umutla süsledi, yavrusunun geleceğini…
Asmalar dikti, pekmez olsun diye,
Kurbanlar kesti, barınsınlar diye,
Adaklar adadı, İsmailler olsun diye,
Bıçakları taşlara çaldı, kessin diye…
Anne, seni anlata anlata bitiremem,
Seni hatırlamadan da asla edemem.
Sen, beni emzirdin ve büyüttün,
Bir kuş yapıp, gönüllere uçurttun…
Beşiğimi usanmadan az mı salladın?
Yetiştirip sevinçle askere yolladın,
Merhamet yüklü kanatlarını gererek,
Sevgi yüklü duygularla yüreğimi kolladın…
Artık yaşlandın, yürüyemez oldun,
İhtiyarlık belini büktü sararıp soldun,
Her daim ibadetlerini tam yaparak,
Rabbinin aşkı ve sevgisiyle doldun.
Senin bakışların yürür, tozlu yollarda,
Beni şaha kaldırır, umut yolculuğunda.
Senin sevgin coşar tükenmez hatıraların,
Uykum ile yaşar yatağımın başucunda…
Çektiğin çileleri kalbime yazacağım,
Ölene dek seni hep hatırlayacağım,
Sen, artık kara toprakta olsan da…
Anneciğim! Seni asla unutmayacağım.
Anne, babaya güzelce bakmak,
Müslümanlara İslam’ın emridir.
Eğer istiyorsan cennete uçmak,
Cennet, anaların ayakları altındadır.
Anamsın, canımsın, ciğerimsin, baş tacımsın,
Sen, şu garip gönlümün tükenmez tek ilacısın…
13.09.1995
İstanbul
AŞILIK
Alakilise’nin Yaylası uzanır boydan boya,
Arkasında kocaman Karababa Dağı,
Eskiler ona Aşılık derler,
Efsanesine eşlik ederler,
O, güngörmüş koca dağ,
Gözlerinin akını saklar,
Gönlünden eksilmez dumanlar,
Haziranın ortasına kadar,
Eksilmez, beyaz duvaklar.
Çobanlar, sürülerini koca dağa dayar,
Çadırların kenarında sürüleri cirit atar,
Kangal köpekleri, tazılar…
Boğuşur durmadan,
Canavarlar uzaklaşır,
Arkalarına bakmadan…
Koyunlar kuzulara karışır,
Küsler oracıkta barışır.
Erciyes’le uzaktan selamlaşırız,
El sallarız, selamımızı yayarız,
Bütün varlıkları içten severek,
Bayram yaparız…
Kekik otları, keven çiçekleri,
Arıları başlarına toplar,
Ayılar tümsekten tümseğe hoplar,
Bin bir çeşit canlı yaylalarda,
Barış, huzur, güven içinde yaşar…
Kayalıklar, yalçın bakışlı dağlar,
Ardıç, çam, meşe, kavak, söğüt,
Hepsinin de keyfine diyecek yok,
Burada mutluluk çok…
Bütün mahlûkat,
Mutluluktan göklere uçar,
Yüce yaratıcıyı tefekkür eder,
Aşkın kalbine doğru akıp gider.
Benimse saçlarıma ak düşmüş,
Karnım çekilmiş, belim bükülmüş;
Döndüm, ağladım ve dolaştım,
O dağların doruklarına ulaştım,
Aşılık yerinde, daha da güçlü, kuvvetli,
Kayalıklar, ardıçlar, çamlar, meşeler…
Hiçbiri yerinden oynamamış,
Yüce yaratanın verdiği emirle,
Hiçbir şeye haksızlık yapmamış…
Ciğerlerim oksijenle dolar,
Kuşlar tepemde bayram yapar,
Mantarlar korkusuzca yükselir,
En umulmadık evleklerden çıkar…
18.06.2008
Alakilise Yaylası
Akdağmadeni/Yozgat
AY IŞI ALTINDA
Ay! Sevecen ve parlaksın,
Bakışların masum, yakıcı!
Geceler seninle coşar,
Karanlıklardan sıyrılarak…
Senin nurunla aydınlanır,
Tabiatın en kuytu köşeleri,
Köpekler havlar, ışığın altında,
Karanlıklara meydan okuyarak…
Yıldızlar çepeçevre kuşatır,
Göz bebeğimizin özünü,
Yalanlar tuzak kurar,
Senin hakikat yüklü ışığına…
Güneşle barışık olmazsın,
O gelir, sen gidersin,
Sen gelirsin, o gider,
Bu devran böyle döner…
Beynim, ruhumla bayram yapar,
İçimden kıvılcımlar sıçrar,
Nur yüklü bulutlar kalbime uçar,
Ay ışığı altında sabahlar…
Kalemlerle hep dertleşirim,
Hokkabazlardan uzaklaşarak,
Hakikatleri bıkmadan yazarım,
Ay ışığı altında…
Kendi kendime konuşurum,
Herkes bana deli desin diye,
Zaten pek akıllı bulunmaz,
Gecenin bu karanlığında…
İns, cin uyur; ayla ben uyanık,
O, bana bakar, ben ona,
Şarkı söyleriz karşılıklı,
Sabahlara kadar…
Yaratılışımızı hatırlarız,
Bir damla suyken…
Tefekküre dalarız,
Işıklar arasında…
Onunla ağlarım,
Onunla gülerim,
Sessiz geceleri…
Ay ışığı altında bir ben
Ve ona ışığını esirgemeyen,
Kocaman yürekli, cömert bir Ay…
20.07.1997
İstanbul
AY YÜZLÜM
Benim ay yüzlü güzelim!
Ay; benimle ve seninle,
Sen çok uzağımdasın…
Hilale bakıyorum,
Gözlerini görüyorum ay yüzlüm…
Parlaklığın ışıl ışıl; cam cam,
İçin kıpır kıpır; kalbin kütür kütür,
Işığın kalbimi aydınlatıyor,
Gülüşlerin hayata bağlıyor ay yüzlüm…
Karanlıklar, seninle aydınlanıyor,
Üzüntüler, seninle uzaklaşıyor,
Bulutlar, seninle göklere uçuyor,
Sevdiklerini unutmayan ay yüzlüm…
İçtendir konuşmaların, şakalaşman,
Çocukları sevişin ve çocuklaşman,
Düşkünlerin umut kaynağı olman,
Bir başkadır, benim ay yüzlüm…
İman bulutlarını yanında taşıman,
Yüce yaratanın emrine amade olman,
Sevdiklerini Allah için sevmen,
Bir başkadır, benim ay yüzlüm…
Nurundan karanlıklar kaçar,
Yaşayışın etrafa tefekkür saçar,
Bahçende iman tomurcukları açar,
İmanın tadını alan ay yüzlüm…
20.07.1997
İstanbul
AYAZ DAĞLARINDA
Kar yolları kesti,
Dağları buz kesti,
Buzlar suları bastı,
Ayaz dağlarında…
Gurbetlik ölümden beter,
Hasretlik belimi büker,
Zamanım tersine döner,
Ayaz dağlarında…
Koyun, kuzu meleşir,
Kurt; kuzuya yanaşır,
Çoban, dağ dağ dolaşır,
Ayaz dağlarında…
Böcekler öter, kuşlar uçar,
Karlar erir, dereler coşar,
Çiğdemler çiçekler açar,
Ayaz dağlarında…
Bahar gelir, yaz olur,
Çiçekler, meyve olur,
Havada bulut kar olur,
Ayaz dağlarında…
Kardelenler yönelir semaya,
Yapraklar başlar duâya,
Cemreler düşer havaya,
Ayaz dağlarında…
09.02.2007
Akdağmadeni
AYNALAR YALAN SÖYLEMEZ
Küçüktüm, bir gün aynalarla tanıştım,
Dostluğumuzun ilk temellerini
İşte o zaman atmıştım,
Ben ona sımsıkı bağlanırken,
O, bana yürekten gülüyordu,
Korkulu rüyalarımı bölüyordu…
Parlak yüzlü çocuk,
Dünyaya hep böyle bakardı,
İkiyüzlü nefretliklerle,
Daha tanışmamıştı…
Oyuncaklar dünyasının masumu,
İşte ilk gün aynalarla tanıştı.
Derken dostlukları böyle ilerledi,
Yaşlılığı düşünmeden ve hissetmeden.
Uzun süre ayrı kaldı, arkadaşından,
Özlemişti, onu buruşmuş yüzleri,
Sonunda kavuştu,
Hasret yüklü fışkıran feryatla,
Gülmüyordu ona artık aynalar,
Mutluluk vermiyordu, o parlak yüzler…
İkiyüzlü vahşi hayvanat bahçesinde,
O da çiğ et yemişti…
Aynalar yalan söylemez,
Hakikati asla gizlemez.
Başıboş gezen hokkabazların,
Islak saçlarından damlıyordu,
Meyhanenin ölü ruhları,
Uyuşmuş beyinler, felç olmuştu,
Korkudan kaçan ruhlarda…
Cam gibi parlayan gözler,
Susamıştı aynalar karşısında,
Kendini tanımaktan aciz kalmıştı,
Kalabalıklar arasında…
Durmadan, dinlenmeden,
Korkular suratına çarpıyordu.
Ölüm soğukluğu,
Yok olma korkusu,
Amelsizlik korkusu,
İmansızlık korkusu,
Her gün beynini tırmalıyordu.
Hakkın zerresinden uzak kalmış,
Namazsız, niyazsız, secdesiz alınlar,
Bir bütün olamamış yaşamlarıyla
Ve etrafa saçtıklarıyla,
Mahkûm olmuştu,
El içi kadar bir aynaya…
Haktan uzak olan bir toplum,
Batmaya her an mahkûm.
Aynalarla yüzleşemezler,
Arkalarına bakmadan,
Hep ondan kaçarlar…
Aynalar kalpte parlar,
Yansır cam parçasına,
Kalpte olmayan nokta,
Nasıl yansır cama?
Haktan uzak olan,
Ölünceye dek,
Vahşiliğini silemez,
Asık suratlı aynadan…
17 Nisan 1992
Konya
AYRILIK GECESİ
Duygu ve düşüncelerin ruhumu sardığı,
Beni alıp Kaf Dağlarının arkasına attığı,
Durmadan hıçkırıklarla yürekten ağlattığı,
Ayrılık gecesi, ruhumun son hecesi…
Ağacın dalındaki sararmış yaprağın esintisi,
Ağlayan ruhumun ayrılmaz bir sayfasıdır,
O umutsuz sayfada, son bir durak vardır,
Ayrılık gecesi, ruhumun son hecesi…
Bil ki her mutluluk, bir acıyla biter,
Ayrılık zincirlerinden bir halka kopar,
Gözü yaşlı sessizlikler hep haykırır,
Ayrılık gecesi, ruhumun son hecesi…
Ben burada varım, yok oldum işte,
Sizde aynı ruh ve ceset bulundukça,
Hep ayrılık sözlerini haykıracaksınız,
Ayrılık gecesi, ruhumun son hecesi…
Ağlamasaydım, gülemeyecektim cesedimle,
Ben ağlıyorum, ruhum gülüyor kaderimle,
Ruhum ağlıyor, ben gülüyorum şu sözlerle,
Ayrılık gecesi, ruhumun son hecesi…
Ayrılık olmasaydı, bilinir miydi beraberliğin kıymeti?
Her ayrılık, yeni bir mutluluk ve gözyaşının habercisi,
Kalemden akan mürekkep bile haykırıyor bu sesi,
Ayrılık gecesi, ruhumun son hecesi…
Ben yazarken bile zaman hızla kaçıyor benden,
Bense geriye doğru koşuyorum, gerilerin gerisine,
Orada mezar taşıma yazılanı buluyorum umutsuzca,
Ayrılık gecesi, ruhumun son hecesi…
Yusuf, Züleyha; Sinan, Mihrimah; Tahir, Zühre,
Ferhat, Şirin; Leyla, Mecnun; Kerem, Aslı…
Asıl kalmalarının sebebi, ayrılık mı birleşme mi?
Onlar da bu sözleri dağlara, taşlara haykırmışlardı,
Ayrılık gecesi, ruhumun son hecesi…
Her ayrılık bir var oluştur, ayrılık gecesinde,
Seven sevgililer ise aşk ile buluşur o gece.
Toprak sıkar insanı, sıkar da çıkarır ortaya,
Ayağa kalkan insan bir tabela görür,
Ayrılık gecesi, ruhumun son hecesi,
Ayrılık gecesi, ruhumun son hecesi…
Temmuz 1998
İstanbul
AYRILIK
Ayrılık, ölümden daha zor bana,
Herkesin dağılıp da
Benim tek başıma kaldığım zamanda.
Ayrılık köyümü unutturdu, kentimi de
Ya o bağrı yanık insanlardan ayrı kalışım,
Beni, uçsuz bucaksız çölde serap avına saldı…
Ağustos/1992
İstanbul
BAĞRI YANIK TARLALAR
Terminalin içindeki kokuşmuş hava,
Dağıtılıyordu, içindekilere bedava.
Hacısı, hocası; keşi, leşi hep bir arada,
Teneffüs ediyorlardı, aynı havayı orada.
Banklar üzerine oturan yorgun kafalar,
Boylu boyunca uzanıp uykuyu ufalar.
Yol parasını düşüren zavallı adam,
Dışlanmıştı, biletçilerce bir an…
İnsanlar tabiatın gölgesinde kaybolmuşlar,
Benliklerinde ne ar, ne de hayâ koymuşlar.
Yeni nesil sinsice benliğinden uzaklaştırılmış,
Bir öbek yapılıp, iyice harmanlaştırılmış.
Bu kayboluşa sessiz kalırken babalar,
Her gün buna şahit oluyor bağrı yanık tarlalar.
Başağın yerden fırlayıp göklere,
Yükseldiğini gördüm, yanık tarlalarda,
O başağın güzelim unu yoğrularak,
Meze yapıldığını gördüm masalarda.
Nimete bulaştırılan alkollü şarap suları,
Midenin kambur çukuruna dökülmüştü,
Eli nasırlı milyonlarca insan yığını,
Emeğinin şerbetini efendilerine sunmuştu,
Oysa yoksul insanların mazlum çocukları,
Bir yudum mamadan mahrum bırakılmıştı…
19.09.1992
Ankara-Çekerek Karayolu
BAHAR KARI
Ağaçlar, bir gelin gibi süslenmiş,
Baharı bekliyordu,
Şiddetli lodos estikçe esiyordu,
İki gün bıkmadan, usanmadan esti,
Hava kararmaya başlıyordu,
Akşam olunca, bir damla yağmur,
Bir yudum rüzgâr,
İnsanın ruhunu okşuyordu.
Akşamla gece sessizce buluştu
Ve yağmurun kokusuyla kucaklaştı…
Gecenin derinlikleri,
Güzellikleri saklıyordu…
Gece boyunca şiddetli yağmur yağdı,
Rahmetin bereketli nurunu,
Sabah namazının vaktini tamamladı,
Vakti geçirmemek üzere,
Büyük bir heyecanla,
Yerini bembeyaz kara bıraktı,
Nöbet değişimini izlemek muhteşemdi.
Kar durmadan yağıyordu,
Hem de lapa lapa,
Yumuşak, sevecen, cana yakındı,
Her bir kar tanesi tekbir getiriyordu,
Ekinler özlemişti; karı, yağmuru,
Böcekler baharın suyunu özlemişti,
Çiçekler gözlerini açmak için
Kanatlarını özgürce çırpmak için
Bir yudum su diyordu,
Her şey; su, su, su diyordu…
Rabbim böyle bir günde,
Rahmetini indirdi,
Bereketini gönderdi,
Hem de bembeyaz olarak…
Rabbimin rahmeti bizi kuşatmıştı,
Yaptığımız kötülükler bizi utandırmıştı.
Kar, senin her yağışın beni,
Rabbime daha çok yaklaştırıyor,
Seninle ağaçları, kuşları,
Bütün canlıları daha iyi anlıyorum,
Bu yüzden Rabbime,
Daha çok duâ ediyorum…
Kararan yeryüzü beyazlara büründü,
Ağaçları, avuçları, gönülleri doldurdu.
Çatlak dudaklar, kana kana su içti,
Suya hasret; kurumuş dereler,
Sevinç çığlıkları attı…
Aşk ile cik cik öten kuşlar,
Karın altında daldan dala kondu,
Sabahın erken saatlerinde…
Bir tatil sabahı;
İnsanlar, horul horul uyuyordu,
Uykunun derinliklerinde kayboluyordu.
Kar; bir yürüyor, bir koşuyor,
Hendekten hendeğe,
Tümsekten tümseğe…
Çam ağaçlarının sevincini,
Hiç anlatamam,
Onların sevinç çığlıkları,
Çok uzaklardan duyuluyordu…
Merhaba bahar karı!
Sen, Rabbimin bereketisin,
Senin beyazlığın kalplerimizi de,
Beyazlara bürütsün…
Gelin! Bize verilen nimetlere şükredelim,
Rabbimizin istediği gibi hakiki kul olalım.
24.03.2007
Akdağmadeni
BAHAR
Baharın kokusu çoktan geldi,
Şubatın acımasız ayazını deldi.
Beyazlara büründü ağaçlar,
Yemyeşil oldu tüm yapraklar,
Şenlendi, bütün kırlar, dağlar, ovalar,
Diz boyu olup yürümeye başladı otlar…
Hafifçe esen rüzgâr,
Kalbime vuran yağmur damlaları,
İçimdeki görünmez karanlığı,
Alıp götürüyordu uzaklara…
Ruhum kuş olup daldan dala konuyor,
Ağaçlara duygularım takılıyor,
Toprak, burcu burcu kokuyor,
Sevgi dolu kalplere uçuyor,
Arılar, çiçeklere yuva yapıyor…
Köy çocukları, çamurlu sahalarda,
Toprak nefes alıyor, yeşil vahalarda,
Anneler, bacılar madımak topluyor,
Kuşlar aşkla sekiyor herkli tarlalarda.
Baharım benim, hoş geldin kalbime,
Çiçek açıp sessizce girdin gönlüme,
Seninle daima burcu burcu kokarım,
Çiğdem çiçeklerinle, göklere uçarım…
Yeşilliğin, çöllere meydan okuyor,
Bir tohum, bir fidan seni bekliyor,
Yalnızlık canına tak etmişken,
Usanmadan diyar diyar dolaşıyor,
Sen, yalnızlığa sırdaş ol, onu güldür,
O da gülsün, sen de gül, hep gülün…
Ben, baharda hep çiçek açarım,
Gökyüzünde kanatlanıp uçarım,
Irmaklardan ovalara ulaşırım,
Bağları, bahçeleri iyice sularım,
Taş kalpli gözlere yaş olurum,
Kendimi ilahi âlemde bulurum.
Her bahar fidan olur yaprak açarım,
Kuşlar, böcekler üzerime konsun diye,
Rüzgâra gülümserim, el sallarım,
Beni sevdiklerime, ulaştırsın diye...
06.04.2001
Üçkaraağaç Köyü
Akdağmadeni
BAYRAĞIM OLSUN
Kitaplar dalgalanan bayrağım olsun,
Yazılar da onun manevi ruhu,
Damarlarım o ruhun çeşmesi,
Akıl da o çeşmenin bekçisi olsun.
Kısacık ömrümde, ölüm durağım olsun,
Mahşerde amelim de kalkanım olsun.
Sonsuzluk sonsuzluğuna giden ömrüm,
Sonunu ilahî adalet mizanında bulsun…
1992/Konya
BİR GENÇLİK
Düşmanın karşısına dimdik çıkacak,
Bütün âleme tevhidi haykıracak,
Zalimlerin zulmünü, altüst edecek,
Bir gençlik, bir gençlik istiyoruz…
Sadece yüce Rabbine secde edecek,
Hiçbir varlığa, kul köle olmayacak,
Adâlet terazisini ise tam tartacak,
Bir gençlik, bir gençlik istiyoruz…
Vatanı, milleti için canını verecek,
Düşmanını yerden yere serecek,
Ayrılık nifaklarına son verecek,
Bir gençlik, bir gençlik istiyoruz…
Hak dedi mi, dizleri çözülecek,
İman dedi mi, kalbi titreyecek,
İslam dedi mi, ruhu yücelecek,
Bir gençlik, bir gençlik istiyoruz…
Peygamber dedi mi, saygı duyacak,
Ahlâk dedi mi, daima hayâ edecek,
Tebliğ dedi mi, dilleri çözülecek,
Bir gençlik, bir gençlik istiyoruz…
İnfak dedi mi; canını bile verecek,
Malını Allah yolunda harcayacak,
Daima fakir fukarayı düşünecek,
Bir gençlik, bir gençlik istiyoruz…
Cihat dedi mi; cepheye atılacak,
Can vermek için pusuya yatacak,
Hak davasına dört elle sarılacak,
Bir gençlik, bir gençlik istiyoruz…
Kalem dedi mi; mürekkep yalayacak,
Namaz dedi mi; alınları aşınacak,
Zekât dedi mi; hep fakiri düşünecek,
Bir gençlik, bir gençlik istiyoruz…
Kur’an dedi mi, okuyup yaşayacak,
İbadetlerini hiç aksatmadan yapacak,
Allah’ın emirlerine sımsıkı sarılacak,
Bir gençlik, bir gençlik istiyoruz…
Oruçta nefsiyle; Rabbine eğilecek,
Ramazan Ayını ibâdetle geçirecek,
Yüce Allah aşkıyla ruhu çözülecek,
Bir gençlik, bir gençlik istiyoruz…
İlim dedi mi; tüm deryayı dolaşacak,
Bir harf öğrenmek için köle olacak,
Allah korkusundan her an ağlayacak,
Bir gençlik, bir gençlik istiyoruz…
Konya/1990
BİR KIYAM ŞAHA KALDIRIR
Ayaklarımın altı alnımdır;
Alnımsa toprakla kanımdır.
Bir secde; bin ahtan kurtarır,
Köhneleşmiş, uyuyan ruhumu,
Bir kıyam, bin şaha kaldırır…
Bir huşu; bin tespih eder,
Bir rükû; gururları yere serer,
Uzayın derin boşluğuna doğru,
Gök kubbemde semazenlik eder…
Bir tahiyyat; dizlerimi çiviler secdeye,
Kalbim bağlanır, kopmaz zincirlerle.
Bir şehadet; dünyayı, ötesini kurtarır,
Küfrün zehirli oklarına kapılarını kapatır.
Bir tekbir; dağları denizlere indirir,
Şeytanı, kör kurşun kağnısına bindirir.
Ben sabah, akşam namazla uyanırım,
Rabbimin bereket boyasıyla boyanırım…
Bir tevhit; dünyayı ayağa kaldırır,
Yaratanın büyüklüğünü haykırır,
İki dünyada da iktidar sahibinin,
Yüce Allah olduğunu hatırlatır.
Bir selam; dünyaya barışı getirir,
Sessiz sedasız uzaklardan işi bitirir.
Bir kıraat; canlıları harekete geçirir,
Tekbir nidalarını, gönüllere indirir…
Bir minare; sevgi yumağı oluşturur,
Bulutların karanlık gölgelerini doldurur.
Ben; kendimi camide, namazda buldum,
Rabbimin sonsuz merhametiyle doldum…
18.10.2007
Sazlıdere/Akdağmadeni
BİR NESİL İSTİYORUZ
Pamuktan daha yumuşak, taştan daha sert,
Bir nesil istiyoruz, Allah için daima mert,
Cehaletin önünde Mum gibi erimeyen,
Allah için cömertlikte taviz vermeyen,
Fedakâr bir nesil istiyoruz, bir nesil istiyoruz.
Yaşlıyım diye kendini hiç avutmayan,
Yaşım küçük, benim yerim park demeyen,
Gencim diye meyhanelerde avunmayan,
Yalancı pehlivanlığa delice soyunmayan,
Akıllı bir nesil istiyoruz, bir nesil istiyoruz.
Büyüklere saygı duyup, küçükleri seven,
Anne babaya tereddütsüzce itaat eden,
Çocukları gül gibi sevip koklayabilen,
Gülleri yarının güzelliğine hazırlayabilen,
Güzel bir nesil istiyoruz, bir nesil istiyoruz.
Vatanını, milletini sevip bu uğurda can veren,
Din ve vatan için şehitliğe gözü kapalı giden,
İlim tahsil etmek için dünyaları dolaşabilen,
Akıl ile nakli birleştirip bu yolda ilerleyen,
Ahlâklı bir nesil istiyoruz, bir nesil istiyoruz.
1990/Konya
BİR SARHOŞUN DRAMI
Bir burukluk var, duygu yüklü zihnimde,
Parlayan yıldız yok, düşüncesiz sinemde,
Etraf karanlık, sokaklar ise ıssız, bomboş,
Arada sırada karşıma çıkıyor bir sarhoş…
Sorarım, çılgınca sevincin nedendir?
Yaşın çok genç, gidense ömürdendir,
Sağlık, bedeninden kuş gibi uçup gider,
Onu yakalayabilmek imkânsız der.
Gecenin gizemiyle anlaşır arkadaşlıkta,
Üst, baş fena kokar beynin etrafında,
Düşüncesi elinden alınmış dünyasında,
Yelkenleri suya bırakmış denizin ortasında.
Mum misali yanar, yanar da tükenir,
Kendi ihtiyacını boş sözlerle giderir.
Çökmüş gecenin ölü kâbusu üzerine,
Avunur, durur, gerekçesiz sözlerine…
Mutluluk çemberi ona daima gel, gel der,
Kırk yıllık nasibini de âdeta geri teper.
Zararını, kârını bilmiyor yaşantısında,
Aç kurdun av için beklediğini karşısında.
Nihayeti yakın olmalı, gerçekleri göremiyor,
Çatıyor, insanları ve diğer canlıları kırıyor,
İnsanlar yaklaşır yardım etmek için bir bir,
Bu durumda, onların da ümitleri kırılır.
Soğuktan korunmak için bir palto arar,
Bulmak için, otuz iki dükkân sorar,
Büzüşür yırtık gömleğinin arasında,
Toprakla giderir, vücudun bir kısmını da.
Ev yok, bark yok, açık bir çadır da
Dolaşır bucak bucak, gözler havada,
Hele gömlek dursun, bir atlet giye,
Yarı çıplak karşına dikilir her durakta.
Sevgi hücresi soyutlanmış bahçesinde,
Kendi başına yaşar, daracık hücresinde,
Fareler, akrepler; yılanlar çıyanlar,
Arkadaşlık ediyordu, her gecesinde.
Tatsız hayatı, alkolle daha da buruktu,
Kalbinde sağlam yer kalmamış çürüktü,
Sevgiye ihtiyacı vardı, her nefesinde,
Yardım sözleri geliyordu nara yüklü hecesinde.
Yaş; yirmi, otuz, kırk, elli; olur altmış,
En sonunda kurulan yuvayı da dağıtmış,
Bir elinde şişe, diğerinde ise sihirli maşa,
Diyordu “Bu halimle nasıl geldim bu yaşa?”
Akşamları ıssız karanlık sokakların dostu,
Aylarca sıcacık yuvasına sanki küstü.
Saçları tomar tomar olmuş gelip, gider,
Sakalıyla bıyık suratında ise çorap örer.
Gücü, takati kalmamış yıkılıyordu yolda,
Ümidi kesilince, dönüyor gözleri havada,
Düşse kalkamıyor, kalksa yürüyemiyordu,
Aciz kalmıştı, ellerini bile kaldıramıyordu.
Saçları kirlenmişti, toprak rengindeydi,
Su uzaktı ona, sanki ötelerin ötesindeydi,
Yürümeye dermanı yoktu, yol dikenliydi,
Gözleri kanlı, suratı ise hep sapsarıydı.
Gözlerinden umut yaşları süzülüyordu,
Boncuk boncuk akan teri yere iniyordu,
Gözyaşıyla her taraf inan ki dere olmuştu,
Âdeta onu insanlık deryasına taşıyordu.
Bağrışmalar, külhanbeylikler ve arkası,
Dünyayı parsellemişler kraldı her birisi.
Naralarla yönetiyorlardı şehri, devleti,
Temsil ettiklerini zannediyorlardı milleti,
Dalıyorlar sokaklara, yolculukları başta,
Şişeleri fırlatıyorlar sağa, sola ilk bakışta,
Etraf savaş alanına dönüyor, firenler patlıyor,
Sonra ya tekerlekte kalıyorlar ya da altta.
Anne yok, baba yok, eş yok, evlat yok, yok,
Aş yok, para yok, mal yok, mülk yok, yok,
His yok, düşünce yok, pil yok, dil yok, yok,
Bunların derdi, inan ki çok mu desem çok!
Maneviyat yok, tarih yok, ülkü yok, yok,
Büyük yok, küçük yok, dengi yok, yok,
Kalp yok, kanat yok, ayak yok, uyak yok,
Bunların derdi, inan ki çok mu desem çok…
Her gördüğüne diyor bana bir metelik lütfen,
Onu da tüketiyordu çocuklarına hiç gitmeden,
Kalbini, düşüncesini savurganlığa vermişti bile,
Savurdukça savruluyordu, sözleri ise nafile.
Hal böyle iken, nasıl durabiliriz bu dünyada?
Masum insanları kurtarmak varken dünyada,
Hakla kucaklaştırmak vardır gerçek mânada,
Vicdanımız, o zaman rahat edecektir yuvada.
Ses, uçup gider; uçsuz bucaksız fezaya,
Zamanı gelmedi mi getirmek için hizaya?
Bunlar bataklıktayken asla razı olamayız,
Umutsuzca yüzerken insanlığımızı bulmayız.
Bir insanı kurtarmanın bütün insanlığı,
Kurtarmak olduğunu gerekir bilmemiz,
Dünyada acı çile çeken bir insan varsa,
Bütün insanların derdi olmalı derdimiz.
Ecir Allah’tan deyip başlamalıyız elbette,
Her insana aynı heyecan ve samimiyette,
Allah rızası için yola çıkmalıyız dirayetle,
Bütün insanları kucaklamalıyız iyi niyetle.
Lağım çukuru fena kokar, Allah düşürmesin,
Çukura düşene de Allah her an hidayet versin.
Asıl amacımız insanlığın huzuru için çalışmak,
Allah rızası için bütün işleri bilene danışmak.
Fakir fukaraya daima yardım talep etmek,
Hakkı olmalı Müslüman’ın hakkını istemek,
Allah rızası için çalışmak varken şu dünyada,
Niçin gönül eğlendiriyoruz asılsız hülyada?
Kur’an ve Sünnet, bizi aydınlatır her an,
Batıl yola asla sapmaz, okuyup da yaşayan,
Atımızı kamçılayıp ilerlemeliyiz yolumuza,
Devam edip gitmeliyiz, ebedi hayatımıza.
Biz insanız, bil ki mahlûkların en şereflisi,
Bunu daima hatırlatıyordu kâinatın efendisi,
Aşağıların aşağısı olmak da var bu hayatta,
Yükselerek arşa değmek de var bu hayatta.
Vapur batıyor, yüzmeyi gerekir bilmemiz,
Denizin mavisine aldanmadan yüzmemiz,
Vazifemizdir, karaya bir an önce ayak basmak,
Oradan da olmalı, bütün dünyaya taşmak…
Konya/1990
BİR TOPLUM
Haklı çoğunluğun olduğu bir karargâha,
Hâkim olmuş mutlu bir azınlık,
Çoğunluk birbirinin altını oyarken,
Azınlık piramidin tepesine tırmanmış...
Ağaçların rengârenk meyveleriyle,
Bir bahçede kümelenmesi
Ve bir kişinin bütün meyveleri,
İştahla midesine indirmesi…
Dünyanın dört bir yanında,
Eteklere yapışan dalkavuklar üredi,
Alt basamaklara basmadan,
Zirvelere tırmananlar türedi…
El, etek öpüp; makam, mevki kapanlar,
Kariyer basamakların alt üst ettiler,
Zulmün göbeğine iştahla oturanlar,
Hak ve adalet vaadinde bulundular.
Üst, alta; baskı aracı olmuş,
Kraldan fazla kralcı kesilmiş,
Kendinden altta olanları,
Kendi lütfundan sandırmış.
Şahsiyet ve ferdiyet şuuru,
Paraların ayakları altında kalmış,
Çoğunluk kendini avutup durmuş,
Geleceğini hep mutlu azınlığa sormuş…
Mutlu azınlıklar hep üstte kalırmış,
Alttakiler için arenalarda düellolar,
Oyunlar, eğlenceler düzenlerlermiş,
Gözü aç insanları, ringlere sürerlermiş
Ve gözleri dönmüş aç insan yığını,
Rakibini çiğ çiğ, yemek için
Ringleri alt üst edermiş…
Ekran başındaki mutlu azınlıklar,
Bu durumdan pek keyif alırlarmış,
Siz; elekte eleyin, elemeye devam edin,
Siz oynayın, siz yarışın arenada,
Üstte kalanlar nasılsa bizimle olacaklar,
Siz kapışın, siz kazanın, ödül çok büyük,
Koyun sürüsü gibi ovucumuzda kalacaklar…
Nisan 1994/Konya
BİRLİK
Benim gibiler dertli ve çileli,
Ben, kendimi bildim bileli,
Bize bakanlarsa, ateş kadar yakıcı,
Buzullar kadar da soğuktan kavurucu…
Rüzgârın savurduğu kadim tohumlar,
Yeşil ot olur, beşik olur, tabut olur,
İnsanlar, ağaçlar ve kuşlar oltayla otlar…
Akılsız insanlarsa otun ne olduğunu,
Anlamadan balıklamasına atlar…
Apayrı kalmış bireyler birbirlerinden,
Toplum ayrılıp sıyrılmış bireylerinden,
İnsanın nefsine hoş gelen bir hareket,
Zincir olur, kelepçe olur, kurşun olur,
Hapishane köşelerinde, mahpus olur.
Güya bütün bunlar ise müeyyideymiş,
Ceza imiş, kısıtlamaymış, yaptırımmış…
İnsan, sadece hapishanede mahpus olmaz,
Avucun içine sıkıştırılmış bir avuç ette,
Hükümlüdür, aklını çalıştırmayan iskelette,
Aklını nefsine kiralayan kiralık katiller,
Bu tenin en büyük münafığıdır kanlı eller,
Esirliği hürriyet gösterip alçalarak,
Yükseldiğini sanır yerin dibine çakılarak.
Yine efkârlandım, bu Ramazan akşamı,
Birlik, birlik dedik de
Hep bireycilikte kaldık.
Güçlenen kollarımız, kanatlarımız,
Bir kuşa tüy, telek olamadı daha
Kuşlar ordusunda…
Ben çileliyim ve dertliyim,
Dürülen kendi dünyamda,
Dâvetler gelmesin, iftarlar açılmasın,
Biz, bize acımasızca düşürülürken…
Ayrılıklar, beni hep düşündürdü,
Düşündükçe, yalnızlığımı anladım,
Sahipsiz şu yalan dünyamda,
Yaşamak istiyorum tek başıma,
Yıkık örenlerde, Sevrlerde, Hiralar’da…
Maddî, manevî yönden ezilirken Müslümanlar,
Biz, keyfi endamımız için boğaz harbindeyiz.
Birlikmiş, birbirini acımasızca ayıklayarak,
Acımasızca kalpleri yakıp yok ederek,
Küfre bandırıp kardeşini linç ederek…
Birlikmiş, münafık ve kâfirle bir olarak,
Birbirinin arkasında namaz kılmayarak,
Müslümanın kuyusunu acımasızca kazarak,
Arkalarından bin türlü dümeni çevirerek,
Kardeşinin samimi davetini reddedip,
Kardeşlik kervanına girmeyerek…
Birlikmiş, birbirine kız vermekten kaçınarak,
Cı, ci, cu, cü… Saplarına, Kur’an diye yapışarak…
Ayrıyla ayrı olmanın adı da birlikmiş,
Münafık ve kâfir gözüyle kardeşini süzen,
İnsan da bahsedermiş birlikten, beraberlikten…
Ağla gözlerim ağla, senin oluk yaşların,
Bir avuç et parçasını saflaştırır, ruhlaştırır…
Evet, birlik istiyoruz hem de küfre karşı,
Birbirimize kenetlenip ayrılmayarak,
Kendi hamurumuzla iyice yoğrularak…
Eleştirmek ve doğrulara yönelmek,
Gayesinden uzaklaştırılan bir toplum,
Ne kadar edebiyat yapsa da,
Bir arpa boyu yolu aşmak için,
Batması gerekir, dibi görünmedik vadilere…
Bedenle ruhu birleştiremeyen gönüller,
Toplumu bölmekten başka iş yapmazlar.
Kardeşim! Silkin, doğrul; ruhla teni saflaştır,
Artık, dünya ile ahiretini barıştır,
O zaman, senin için dünya yuvarlaktır,
Yuvarlananlarsa, aralarında birliktir.
Sen birliğini bulamadığın müddetçe,
Ayaklar altın ezileceksin insafsızca,
Yüce Rabbim bir de ve biz de birliğiz,
Biz birbirimizi aldatanlardan değiliz…
04.03.1993
Konya
BOSNA SOKAKLARINDA
Kanayan bir yara,
Ağlayan bir ana,
Beli bükük bir baba,
Şaşkınca dolaşıyordu,
Bosna sokaklarında…
Emzikli bir bebek,
Canlı bir öbek,
Bir avuç kül edilmek için,
Ateşle çembere alınmıştı,
Bosna sokaklarında…
1994/Konya
BOSNA
Dünyanın sömürgeci küreselleri arasında,
Bir savaş başlatıldı, Avrupa’nın ortasında,
Masum ve mazlumsan dünyada suçlusun,
Sen, yaşamını daima güçlülere borçlusun.
Zulüm ve işkence acımasızca yapılıyor,
Bütün dünya ise bu zulme seyirci kalıyor.
Avrupa’nın tam da göbeğinde,
Bosna Hersek’te bir vahşet yaşıyoruz,
Müslüman’ı da gayri Müslim’i de
Yardım etmez oldu,
Vahşi savaşın ilk dört ayında…
Kur’an’dan uzak Müslüman toplumlar,
Her seferinde Avrupa’nın gözüne baktılar,
İktidar ve menfaat endişesi için
Kardeşlerini çok ama çok ucuza sattılar…
Demokrasinin kuyruğunu düğümleyen Avrupa,
Bütün dünya kanunlarını topladı avucuna,
Müslüman’ı küçük düşürmek için
Sinsice bir yafta yapıştırdılar alınlarına.
Mazlumlara yardım eden insanlara,
Fundamentalist damgasını vurdular,
Arkasından da bin bir türlü tuzak kurdular.
İnsanlığı birbiriyle acımasızca kapıştırdılar,
Dünyanın her yerini vahşete boyadılar,
Boyanın arkasına sığınıp zulmü dayadılar.
Dizlerinin dibinde vahşet nasıl da sürüyordu!
Kurşunlara dizilmeler, toplu imhalar oluyordu,
Kadınlar, çocuklar, gençler ve yaşlılar,
Nasıl da hunharca öldürülüyordu!
Tüm dünyada aynı çarklar dönüyordu,
Ezilenlerse masum ve mazlumlar oluyordu.
Çağdaşlık ve insan hakları bu muydu?
Üzüldüm ve üzüldüm, ağladım günlerce,
Gözyaşım dinmez oldu bütün gece…
Güneşin doğması ağıtları güldürmedi,
Yağmurun yağması, susuzlukları gidermedi.
Zulmün kurduğuna yapışan bütün ülkeler,
Mazlumların katledilişini sadece seyrettiler,
Arkalarına bakmadan da kaçıp gittiler,
Bulutlar gözyaşı döktü, ağaçlar ise ağladı,
Körpe yavrulara yapılanlar bağrımı dağladı…
Ağustos 1992
İstanbul
BOSNALININ DIRAMI
Yeni bir kavim çıkmış, ortaya kavmi Lut mu?
Yeni yeni putlar türemiş, kavmi Kureyş mi?
Yeni yeni ilahlar çıkmış, kavmi Firavun mu?
Yeni yeni belamlar çıkmış, kavmi Nemrut mu?
Yeni çıkanlar, çıkartılanlar, hepsi de bir kefede.
Anne feryadı, çocuk ağıdı kesilmedi Bosna’dan,
Gözlerimiz kör oldu, duygularımız fırladı yuvadan,
Kulaklarımız sağır bırakıldı acımasız dünyadan.
Gözümüzden ok gibi fırlayan kıvılcımların,
Kayboldu enerjisi çelik kasayı hiç atlamadan.
Ayşelerim, Fatmalarım yandı, yine yandı,
Köhneleşmiş hayatın kucağında akşamladı,
Dünya servetine sımsıkı bağlanan insanlar,
Yaşam ve mutluluğumuz, ebedi sürer sandı.
Bosnalı bacısının başına gelenleri duysaydı,
Öfkesinden damarlarını kesip canına kıyardı.
Neydi o bacının acı derdi, pek mi müthişti?
Bu olayı gören ölüler bile yerinden fırlardı.
Bosnalı bacımın melek çocuğu alındı elinden,
Annesinin karşısına bağlandı, sıkıca belinden.
Katil, parıl parıl parlayan bıçakla geldi başına,
Anne, bu acı durumu görünce döndü şaşkına…
Yavru üç parçaya ayrılmıştı: Et, kan ve kemik;
Gözün yaşlı kanını paylaşamamıştı, etle kemik.
Annenin kalbine bağlı, bu kan, can damarları,
Sırplar tarafından vahşice kesilmişti organları.
Sırplar; makas makas yavruyu vahşice katlettiler,
Dilimlenen etleri, bir et makinesine servis ettiler.
Kıvrılarak çıkan etler; ağlıyordu bakarak kemiklere,
Anne, bu vahşi durumu görünce dönmüştü delilere…
Anne: Bırakın yavrumu; bire katiller, kâfirler!
Yardım et, yüce Allah’ım bu durumda bana,
Dini inancım ve sabrım hak olmasaydı sana,
Bu masum çocuğuma asla olmazdım bir ana…
Köfte yapıp ateşte pişirdiler yavrumun etini,
Davet ettiler, bütün haçlı katiller heyetini.
Yediler, vahşiler yavrumu, sonra da içtiler,
Müslüman’a bundan başkası yapılmaz dediler.
Kudurmuş salyalı köpekler yaklaştı benim yanıma,
Adetlerini sayamamıştım, oracıkta geçtiler ırzıma.
Lağımdan fırlayan bu kahpe yaratıklar ordusu,
Yeni ceninle girdiler benim mukaddes kanıma.
Ey yardımı bilmeyip de fetvayı bilen müftü!
İntihar edeceğim, çabuk ver bana bir fetva,
Vermezsen, huzuru ilahide edeceğim dava.
Karnımdakini taşıyamam Müslüman’ım ve şerefli,
Benim için hak olan ölümse bu hepsinden gerekli.
Gözyaşlarım dinmedi burada hiç kimseninki de öyle,
Sen de demeyesin ki dünya böyle gelmiş gider böyle.
Evindeki hanımının ırzı benim, çocuğunsa çocuğum,
Yuvanı dağıtıp kaçarak sen evine böyle mi bakardın?
Dün “Müslümanlar bir binanın tuğlaları gibi” derdin.
Daha acısı var; ey kardeşim bitmedi benim derdim,
Dünyadaki bütün acıları, çeken ben olayım derdim.
İliklerim kan ağlıyor, düşüncelerim çığlık atıyor,
Yapılan bu işkence ve ıstıraplara karşı direniyor.
Yedirdiler melek çocuğumun etini zorla bana,
Bu acı feryatlar karşısında hangi yürek dayana.
Ya Rabbi! Öldür beni ölümüm hayırlıysa,
Beni alçak, duygusuz vahşilerin eline koyma.
Allah’ım! Yok, mu bu işkence dolu günlerin sabahı?
Müslümanlar ölmüş, vücutlarından sıyrılış ruhları billahi.
Bir buçuk milyar mümin uyutulmuş karanlık dünyalarda,
Koyun gibi hepsi de güdülüyor, İslam’dan çok uzaklarda.
Kıyamet günü kaçamazsınız, elim yakanızda olacak,
Mazlumlarla kaçan rahatınız, günahlarla dolacak.
Kurtuluş yok adli ilahide bir gün hesap sorulacak,
Zalimler, katiller sonunda yerin dibine batırılacak.
Gelin kardeşlerim! Nerede olursanız yardım edin bize,
Getirelim hep birlikte dünyadaki zalim kâfirleri dize.
Heyhat! Tüm bu sözler yukarı çıkmadı ağızda kaldı,
Müslüman’ım diyen yine sorumsuzca gaflete daldı.
Gerisini yetmiş yıl önce hatırlatmıştı Akif safahatında,
Ondan dinleyelim, tarihle yüzleşelim, her defasında,
Tarihimize sahip çıkalım, koruyalım her defasında.
Biz yine unutmuştuk tarihten ilham ve ders almasını,
Gözümüz açıkken bize düşmanca kuyu kazılmasını,
Su uyur, gâvur düşman uyumaz sözünün gerçeğini,
Ey Müslüman! Anla artık şu son Bosna katliamında…
02.01.1993
Konya
BU FERYAT NİYE?
Gözyaşlarından sarkan umutsuzluklar,
Beyaz bulutları karartır acımazsızca,
Rahmet iklimini indirmek için çırpınan,
Sevgi yüklü bulutlara bu nefret niye?
Dünyada sevgiyle yaşamak varken,
Kardeşlerimize tuzak kurmak niye?
Birbirimize hava, su gibi muhtaçken,
Ciğerimizdeki bu öfke, nefret niye?
Benden başka canlılar yaşamasın!
Bütün mahlûkat bana köle olsun!
Firavunun sihrini yudumlayarak,
Kalbine kibir putu dikmek niye?
Benim gibi yaşayıp düşünmeyen,
Benim gibi ağlayıp gülmeyen,
Benim gibi yiyip içmeyen,
Acımasız bağnazlıkları niye?
Gökten inen yağmur tanesine,
Sana uzaklardan koşan güneşe,
Yerin derinliğinden ulaşan suya,
Küfrederek koşmak niye?
Ormanda açan yeşil yaprağa,
Sinsice ateşi tutuşturmak niye?
Çiçeklerin ham meyvelerini,
Acımasızca ezmek niye?
Günahsız bebeklerin gözyaşlarını,
Denize çevirip üzerinde yüzmek niye?
Gencecik kızların hayallerini yıkarak,
Umutlarını karanlıkta bırakmak niye?
Namaz kılan Mümini öcü gibi görmek,
Oruç tutanlara, kin ve öfkeyle bakmak,
Hacca gidenleri, akılsızlıkla suçlamak,
Zekât veren cömertleri alaya almak niye?
Başörtülülere alaycı bakışlarla bakmak,
Alkol almayanları, çağ dışı saymak,
Haksızlık denizinde şuursuzca yüzmek,
Tüyü bitmemiş yetimleri ezmek niye?
27.11.2007
Akdağmadeni
BURSA
Orhan Gazi bismillah dedi fetih başladı,
Önüne geçen tüm küffar ordusunu haşladı,
Böylece Yeşil Bursa özgürlüğüne kavuştu,
Bizanslılar ise kuyruğunu kıstırarak savuştu.
Osmanlı ordusuyla fethedilen Bursa,
O günden sonra ermişti, nurlu sabaha.
Koca yapıtlar, İslam’ın ruhunu taşıyan,
Tarihi inciler saçıyordu etrafına her an.
Ben, İslam’ı bu eşsiz eserlerde görüyorum,
Lakin eserlere bakanlarda bu ruhu göremiyorum.
Caminin etrafını çeviren, beton yığma binalar,
Tarihsel sevincimizi, kursağımızda bıraktılar.
Camisini gördüm, Bursa’da Yıldırım’ın,
Hani sancağını taşımıştı, Anadolu’da İslam’ın,
Bursa’nın etrafını çeviren yalçın dağlar,
Yıllarca İslam’a yılmadan kalkan oldular…
İslam’ın tevhit bayrağını eline alan Osmanlılar,
İmanın çelik ruhuyla Viyana kapılarına dayandılar.
Necip milletimin sağlam ruhlarını gösterdi bana,
Tarihi dokulu yollara ahenk içinde döşenen taşlar.
Bursa, seni üzüntülü gördüm eyvah eyvah!
Seni üzen kimdi, neden üzüyorlardı bu sabah?
Senin bir damla gözyaşına ben dayanamam,
Seni bu zor gününde asla yalnız bırakamam…
Tepene acımasızca çöken yorgun düşünceler,
İhtiyarlatmıştı seni gencecik yaşında hücreler,
Acı, çile, ıstırap senin hamurunla yoğrulmuş,
Birlik, beraberlik, kardeşlik ruhuna dolmuş…
En büyük camin ağlıyordu, cemaatsizlikten,
Camiye gelenler ise üç, beş, yaşlı Müslüman,
Kıldılar namazlarını safları bile doldurmadan,
Onlar da dağıldılar bize hiç yakınlık duymadan.
Bursa, sen misafirlerine böyle mi bakardın?
Hanlarında, hamamlarında gönüllere akardın.
İslam eserlerinin var olduğu her yeri unutma,
Gelecekte imanlı nesle şahitlik edecektir daima.
Kendisine ihanet edenleri, tarih asla affetmez,
Arkadaş! Bu ahval böyle gelmiş, böyle gitmez.
Allah, dinine yardım edene yardım edecektir,
Allah’ın vaat ettiği zaferse mutlak gelecektir.
20.10.1992
Bursa
BUSBULANIK
Çığırtkan insanların bağırtısıyla terminalde,
Kavak yelleri estirilirmiş yorgun duvarlarda.
İnekler; öküz olmuş, kokuşmuş arenalarda,
Değişmiş cinsellikler, boğazdan yukarılarda.
Ortalıkta dolaşan eli demlikli çaycılar,
Ağızlarını açıp bu duruma bakakaldılar.
Ya o oturakta yatan bilinçsiz sarhoşlar,
Sağa sola nara atarak harman savurdular…
Terminaller, vurguncudan geçilmez olmuş,
Kaynar kazanlarda insanlar buharlaşır olmuş,
Uyuyanlar, parasızlıktan sıkça sarılır cebine,
Bir kısmı da çöker, yanık kazanın dibine.
Cin ve şeytan gibi paralılar sahada us uyanık,
Bin bir çeşit insan koşuşturuyordu bağrı yanık,
Sevinç, üzüntü; yaşam, ölüm; çile, sefa, vefa…
Renksiz bulutlarla uçuşuyordu busbulanık.
Cimri zenginler var oldu, tarihler boyunca,
İnfak etmesini bilmediler, yaşamları boyunca,
Ahiret ve dünya mücadelesini zihinlerinde,
Kaybetmişlerdi imanı kazanacakları yerde.
Hırsızlık büyük suçtur, neden bilir misin?
İbretlik dünyada payını hemen alır mısın?
Zenginler infak etmezlerse karnı aç insanlar,
Karnını dizlerine çekerek acıyla sabahlarlar,
İş, aş bulamazlarsa umutsuz dünyalarında,
Çocukları için ölüm kalım mücadelesi verirler,
Anlamsız hayatlarının, daracık boğazlarında…
19.09.1992
Ankara
CAN FİLİSTİN’İM
Can Filistin’im,
Yaralı Kudüs’üm,
Yürekleri yırtan haberleri,
Dergi ve gazetelerden okudum,
Televizyon ekranlarında,
Mazlum ve mahzunların
Acılı görüntülerine şahit oldum…
Gazze, Ramallah, Cenin,
Mescidi Aksa, Kubbetüssahra…
Kudüs; çileli Kudüs…
Ağlayan Kudüs, ağlatan Kudüs…
Üç ilahi dinin merkezi Kudüs…
Filistin deyince,
Ufacık çocuklar gelir aklıma,
Ellerinde zulme başkaldıran saban,
Başlarında özgürlük bezi,
Karşılarında modern silahlı askerler…
Onlar topraklarını korumak için,
Sapanla taş sallarlar yaşamak için.
Taşın karşılığı, kör bir kurşun olur,
Kadın, erkek, genç, yaşlı,
Bebek, çoluk çocuk…
Demez kör kurşun,
Korkmadan hedefine uzanır,
Delik deşik eder, körpecik yavruları,
Hamile anneyi, yürüyemeyen ihtiyarı…
Gözyaşları sel olur, Filistin sokaklarında,
Askerler acımaz,
Akan gözyaşlarını görmez…
Hele bir çocuk gördüm;
Ekran başında,
Babasının gölgesine yaslanan,
Askerler, yaylım ateşi açmışlar,
Çocuk ve babası masum bir biçimde,
Yüzüstü birbirlerine sarılmışlar,
Bu esnada katil kurşun;
Tam çocuğa isabet etmez mi?
Yüreği kanayan baba,
Acılar içinde yavrusunun ölü cesedini,
Kucağına aldı ve döndü delilere,
Koşuyordu bir o tarafa, bir bu tarafa,
Asla unutamam bu acılı manzarayı.
Filistin Ortadoğu’nun kalbinde,
Hıçkırarak kanayan bir yaradır,
Acısı yürekleri yakan bir yaradır,
Zulmün çıbanbaşı olduğu yaradır…
Filistin, koca yürekli Kudüs!
Tekbirlerin kurşuna meydan okuduğu,
Hakkın batıla galip geldiği,
Özgür yürekli çocukların coştuğu,
Halife Hazreti Ömer’in,
Selahaddin Eyyubilerin,
Zaferden zafere koştuğu,
Özgür ruhlu Filistin…
Filistin sokaklarında;
Kolu kopuk, ayağı kırık,
Kalbi buruk, ruhu soluk,
Yürekli insanlar,
Secdeye kapanır,
Rablerine küsmezler,
Şükür üstüne şükrederler.
Başlarına gelen musibetlerin
Birer imtihan olduğunu,
Çektikleri çilelerle
Bir ömür boyu bilirler…
Düşman, onları yıldıramaz,
Davalarından asla vazgeçiremez.
Vatanlarının kutsal olduğunu bilirler,
Vatanları uğruna korkmadan ölürler.
Herkesin vatanı, herkese kutsaldır,
Eğer uğrunda ölürsen toprak vatandır.
Gelin kardeşlerim!
Dünyaya hak ve adâleti getirelim,
Dünyanın göbeğindeki,
Bu acımasız zulme dur diyelim…
İşkence, zulüm ve haksızlık;
Kimden ve nereden gelirse,
Hep birlikte karşı koyalım.
Güçlünün yanında değil,
Haklının yanında olalım,
Hakkın yanında olalım…
Karahacılı Köyü
Çekerek 2007
ÇAĞDAŞLIK
İş icabıdır, binersin otobüse,
Atarsın adımını ilk merdivene,
Gözünü diker şoför kıyafetine,
Başın açıksa, geç der yerine,
Başın kapalıysa in merdivene…
Senin görevin, otobüs sürmek mi?
Yoksa güvenlik görevlisi mi?
Doğrusu çok düşündüm,
Derin düşüncelere büründüm,
Düşüncemi ayırt edemedim,
Yalakaların yolundan gidemedim!
Çağdaş çağdaş; ne kadar da kullanıyorlar,
Bu söz uğruna kime yardakçılık ediyorlar.
Yok, sen çağdaşsın, yok sen çağ dışı,
Senin çağdaşlığın bu mu tüm yasa dışı?
Hayvan gibi açılıp, saçılmak
İslam’a hep düşman olmak,
Kaplumbağa gibi gerinmek,
Allah aşkına çağdaşlık mı?
Çağdaş, çağdaş nedir bu çağdaş?
İçki içip sarhoş olmak mı?
Çırıl çıplak dolaşmak mı?
İslâm’a düşman olmak mı?
Mafya olup tezgâhlar kurmak mı?
Beyaz kadın tüccarlığı yapmak mı?
Sorular sorular, arkası gelmeyen sorular…
İrtica, mürteci edebiyatından usandık,
Tezgâhlardan, dümenlerden,
Dönen dolaplardan, yalan haberlerden,
Entrikalardan, yasa dışı işlerden usandık…
Çağdaşlığı bilip yorumlayanlar var:
Onlar gibi düşünmezseniz,
Onlar gibi inanmazsanız,
Onlar gibi giyinmezseniz,
Onlar gibi yaşamazsanız,
Onlar gibi yemezseniz,
Onlar gibi içmezseniz,
Onlar gibi kafayı çekmezseniz,
Onlar gibi sevmezseniz,
Asla çağdaş olmazsınız, olamazsınız…
Çağdaşlık; insanca yaşama saygı demek,
Farklı düşüncelere katlanabilmek demek,
İnsanları küçümsememek demek,
İnsanlara tepeden bakmamak demek,
Halkın tercihine saygı duymak demek,
Sevgi, saygı, hoşgörü, kardeşlik demek,
Çağdaşlık, adam gibi düşünmek demek,
Adam gibi adam olmak demek…
Kasım 1989/Konya
ÇAMLICA
Çamlıca’nın bağrına, dört arkadaşla çıktık,
Ruhumuzu açtık, yorgun dünyaya baktık.
Sevgi seslerini duymak mı çok duydum,
Kendimi Çamlıca’nın kollarında buldum.
Bir nebzecik havaya, milyarlarını kim vermezdi?
Stres dolu dünyadan, kim kaçmak istemezdi?
Çamlıca, ruhumu ötelerin ötesine götüren mekân
Ve benim, ben olduğumu hatırlatan mekân…
Çamlıca’mın kocaman yanan ışıl ışıl mumları,
Ve onların camlara ruhsal yansımaları…
Mumlar aydınlattı, kalbimin derinliklerini,
Acaba ben aydınlattım mı dinlediklerini?
Kümelenmiş insanlar, masa başlarında,
Birer dünya kurmuşlar, bir bardak çaylarında
Ve İstanbul’un pırıl pırıl lambaları gözlerimde,
Gözlerimse, o lambaların sonsuz gizemlerinde.
Türk sanat musikisi yankılanıyor, hoş semalarda,
İçki, kumar ve sigara yok güzel Çamlıca’mda.
Arkadaş! Ben bu mekânı çok mu çok sevdim;
İnan ki bütün ruhumla huzura erdim.
Mumlar aydınlattı kalbimin derinliklerini,
Anlattı bana maziden kalan bildiklerini…
Çamlıca’mda tarihin aşkı Sadabad’ı hatırladım,
Ancak aşkı anlamayanlarca yanlış anlaşıldım.
Dediler: “Bre sen yaşadın mı Sadabad’ı?” kardeşim,
Evet, ben yaşamadım ama inan ki maziyle sırdaşım.
Ben; açan çiçeklerim bahçelerde,
Uçan martıyım denizin maviliklerinde,
Doruklardan aşağı buz gibi akan suyum,
Duygu dolu dünyamda işte ben buyum.
Yerdeki biten otlar benim kaşlarımdır,
Açan çiçeklerse kıraran saçlarımdır.
Zambaklar açar, eriyen karların altında,
Benim ömrüm erir, hayatımın baharında.
Şarıldayan sular derelere, derelerse ummana,
Ben ve benim gibilerse, sessizce akar toprağa…
Çamlıca, senin tepende düşündüm, durdum,
Bulanık kafamla, derinden hayaller kurdum.
Bıkmadan, usanmadan sana yolculuk yaptım,
Gidip geldim, mazinin karanlıklarına saptım.
Çamlıca’nın sevgi yüklü bulutlarında,
Başlamış güzel sohbetler aşkın tadında,
Kimileri sevgi selini âşıklarına anlatır durur,
Kimileri de aşklarını anlata anlata savurur.
Üşümeden korunmaya çalışan çocuklar,
Sıkıca giyinip yaşamın tadını çıkarırlar,
Dünyalarını oyuncaklarına bindirirler,
Oradan da göğün maviliklerine uçarlar…
Geceler, pislikleri örten karabulut olmuş,
Yağmur yüklü bulutun ise gözü yaşla dolmuş,
Anlıyorum ki, o da alıngan ve hüzünlü şimdi,
O da seviyordu Çamlıca’yı dostlukları kadimdi.
Beni, baş başa bırakın güzel Çamlıca’mda,
İstanbul sessizce kalsın ayaklarımın altında.
Neler geçti neler gördü, başından bir bilsem,
Ağlattığın ve güldürdüğün insanlarla dirilsem,
Denizin maviliklerinde mi kayboldu bu ruhlar?
Şahittir şu güzelim ışığın altında ağlayan sular.
Ah hoş sedalı musiki yaktın bağrımı!
Soğuk ve tatlı bir bahar akşamı,
Bir taraftan bahar kokusu elimden tutar,
Diğer tarafta duygusuz insanlar benden kaçar,
Uçsuz bucaksız bir çatı altında beklerim,
Duygularımla dertleşir, bir gider bir gelirim,
Keşke her akşam burada olsaydım derim…
Dünya meşakkati, ayırdı bizi sevdiklerimizden,
Uzaklaştırdı, bizi ruhumuzun derinliklerinden.
Karşımdaki şu boğaz köprüsü onun ışıl ışıl ışıkları
Ve sokaklardaki lambaların dibindeki leş kokuları,
Barınamıyor, benim temiz yürekli Çamlıca’mda…
Çamlıca’m beni sevdi, okşadı ve kollarına sardı,
Şehrin kokuşmuş havasından bir an uzaklaştırdı,
Ve beni sevgisiyle kendi maviliğine çekerek,
Yüce yaratıcıma, bir adım daha yaklaştırdı…
Saat: 23:00/Mart 1997
İstanbul
ÇEKEREK IRMAĞI
Nice şehirler, köyler, kasabalar, obalar
Kuruldu senin tarih yüklü medeniyetinde,
Kurdağılı, Isaklı, Kalederesi, Çekerek,
Cemaloğlu, Hamzalı, Kavakalanı,
Kâhyalı, Sarıkaya, Çakır, İkizce,
Özürören, Sarıköy, Kamışçık,
Kazankaya, Çandır, Bazalambaç,
Hacıilyas, Kırkdilim, Ortaköy, Aydıncık,
Karahacılı, Çeltek, Arpaç, Yaylalık…
Boğaza doğru: Örencik, Yankı, Yanık,
Kabalı, Üçağaç, Tarhana, Buzluk, Boyalık…
Senin derin vadin, su verdi, hayat verdi,
Kan verdi, can verdi, ser verdi, sır verdi,
İnsanlar senin sevginle muradına erdi…
Kaç kadın, çamaşır yıkadı yunak kazanlarıyla?
Kaç kız, delikanlıların kalbini yaktı?
Kaç kız, nişanlısıyla el ele, göz göze geldi?
Kaç çocuk, sularında yüzdü?
Kaç insan kumsalında güneşledi?
Kaç insan balıklarınla gıdalandı?
Kaç insan ağlarını attı inlerine?
Kaç öküz, camız, at, eşek çift sürdü?
Uçsuz bucaksız bereket fışkıran topraklarında.
Kaç kağnı, gıcıladı düz ovanda?
Kaç süvari, atını suladı berrak sularında?
Kaç şehit yatar sulak tarlalarında?
Kaç gönül akar sevgi dolu ırmağında?
Yılgınların boy boy dizilmiş,
Irmak boyunu evi barkı bilmiş.
Kumun olmayan ev yok çevrende,
Yazın bize denizden de ötesin,
Kumsalların ve güneşin güzelliğini,
Doyumsuz olarak yaşattın yıllar boyu.
Rakımın çok düşük düz ovanda,
Meyveleri ve sebzeleri,
Çok çabuk sunarsın seni sevenlere…
Kışın kar tutmaz toprakların,
Laf söyletmez kendine ayazların.
Büklerin yetkin ve cana yakın,
Onları yedikçe vücut şifa bulur,
Enerji fışkırır, vücudun her teninden.
Üzümlerinin şırası pekmez olur,
Bete benize kan verir, can verir.
Meyvelerinin tadı damaklarda kalır,
Vücudu tükenmez bir enerji alır.
Kavakların, söğütlerin hayat bulur,
Sevgi ve merhametin kucaklarında.
Suyun kimseleri incitmeden akar,
Derinden derinden, sessiz sedasız…
Bahar seninle bir başka olur,
Karlar eriyince yüreğinde,
O zaman coşarsın boydan boya
Çok öfkeli olursun coştuğun zaman,
Yüzüne bakanı fırçalarsın acımadan…
Akdağ, Deveci ve Yıldız Dağlarının karı,
Seni yıl boyu besler bıkmadan, usanmadan.
Yolum hep senin düz ovandan geçer,
Yolculuğumda bana arkadaşlık edersin,
Çekerek Irmağım senin suyun çekildikçe,
Damarlarımdaki kanlarım da çekilir,
Ciğerlerim nefessiz, oksijensiz kalır...
Balıkların susuz kaldıkça nefesim tükenir,
Sen bize durmadan, bıkmadan, usanmadan
Balık verdin, su verdin, hayat verdin…
Iğıl ığıl gönülden akan Çekerek ırmağım!
Sen, verilen emri eksiksiz yerine getiren nimetsin,
Sen, yüce Rabbimizin bize verdiği bir emanetsin,
Sen, yüce yaratıcının emrini her daim işlersin,
Onun emriyle coşar, onun emriyle gürlersin,
Nefesinin her deminde, Rabbini tesbih edersin,
Sen, Yüce Rabbine asla karşı gelmezsin,
Asırlarca bu vadide kâh ağlar, kâh çağlarsın,
Sevdiklerinden ayrılınca yürekleri dağlarsın.
Senin soğanların, soframızın damak tadıdır,
Senin pancarların, çaylarımızın canıdır.
Senin domateslerin, patateslerin, üzümlerin,
Daha nice adını sayamadığım nimetlerin,
gıdaların bereket verir, hayat verir,
Cennet vatanıma sevgi verir, kardeşlik verir…
Şimdi üzerine büyük bir baraj yapılıyor,
Saydığım güzelliklerin su altında kalıyor,
Artık senin güzelim yeşilliğin sular altında.
Masmavi boydan boya bir hayat denizi,
Sandalların, teknelerin boy boy yüzecek,
Âşıkların sahil boyunca el ele gezecek.
Çekerek Irmağım, Çekerek Irmağım,
Ölsem de senin hatıranı unutmayacağım,
Bil ki engin sularında hayat bulacağım…
02.09.2007
Çekerek
ÇİÇEK VE İNSAN
Sarı, mor, kırmızı, beyaz, yeşil çiçekler,
Sabah ezanıyla birlikte hemen uyanırlar.
Hep kardeş olmuşlar; dövüş, kavga yok,
Sever bütün canlıları neme lazımlık yok.
Çiçekler kat kat dizilip gün be gün açılır,
Ölümü geldi mi saniye geçmeden saçılır,
Allah’a itaatte hiç ara vermeyen çiçekler,
Rabbin emrine uymak için kalp gözü açılır.
Sabah güneşle gözleri parlar uyanmak için,
Güneş ekmeğidir, suyudur bir bakması için,
Sağı solu gözetleyebilmek yeter onun için,
Su ve güneş dahası yok yaşayabilmek için.
Her zaman su, güneş onun can damarı olur,
Eşsiz kokusuyla canlılara yaşam kaynağı olur,
İnsanları mutlu etmek için sağdan sola savrulur,
Zararlı da olsa zehrini vermez kuruyup kavrulur.
Gece gündüz insanın mutluluğu için var olur,
Bitmez denenler biter de bir avuç toprak olur,
Bir sevgi, bir çiçek açar diğerine sormadan,
Dağılır tabiata, aşkın güzelliğini yormadan.
Her sabah Rabbini tesbih eder durmadan,
Kin, nefret; kibir ve hasedi hiç anmadan.
Allah aşkıyla yanar, için için gülmeden,
Yaşamak ve yaşatmak için doğar yeniden.
Emre itaati farz bilir, derin derin düşünerek,
Allah’ı zikreder, tefekkür yumağına bürünerek.
Tevhid ne yüce sözdür, onun tepesinde duran,
Kokusunu dünyanın en ücrasına koşuşturan…
Çiçekler de doğar, büyür ve ölür dünyada,
Rabbine karşı itaatsizlik yoktur kitabında.
Diyar diyar dolaş, sor her çiçeğe doğrulukla,
Sorun cevapsız kalmayacaktır hep bir ağızla;
“Rabbimiz Allah’tır kitabımız da yüce Kur’an,”
Sevdasının bayrağı altında bulacaksın her an.
Bil ki zikir ve tefekkür çiçeğin asıl hazinesidir,
İki dünyayı da kazanmak yaşamın felsefesidir.
Her gün binlerce çiçek ölür, doğar bir diğeri,
Kıyameti inkâr edenin beş para etmez ciğeri.
Bitki de böyle, hayvan da ama öyle mi insan?
İnsan deyince içten içe düşünmek lazım bir an.
Dünyanın geçici olduğunu anlarsın zamanla,
Çırpınışın çaresiz olduğunu anlarsın zamanla.
Hayat seni mahkûm eder, en ince piri tuzakla,
Akıl çalışır, beden itaat eder, hayatı anlamakla.
Dünyanın durumu, ne kadar da benzeşir çiçekle,
İyice düşünürsen vahiy ile ilim örtüşür gerçekle.
Ahireti unutman senin için asla kazanç değil,
Düşün, tart, aklet icraatınla yüce Rabbine eğil.
Çiçek; güneşi ve suyu hayatının can damarı sayar,
Sen vahyi nereye koyarsın, o bütün mizana ayar?
Öyle insanlar vardır ki, eşyanın tabiatını bozar,
Sonra da biz dünyayı ıslah ediyoruz diye yazar.
İnsan ve çiçek aynı dünya da değişik hayat,
Peygambersiz bir millet için dünya olur bayat.
İlah tanımaz insanların tavırlarına acıyorum,
Acımaktan ziyade kendi adıma üzülüyorum.
Nimet de Allah’ın rızık da dilediğinden alır,
Çünkü o çok zengindir, dilediğine de verir.
Dünya imtihan dünyasıdır bu böyle bilinmelidir,
İmtihanı kazanmak için de başa gelene sabredilmelidir.
Mal da onun, mülk de biz ise dünyada emanetçiyiz,
Bu ölümlü fani dünyada vahyin yılmaz bekçisiyiz.
Bizim güneşimiz ve ayımızdır, Kur’an ve sünnet,
Ya Rabbim! İmtihan dünyasında bize yardım et.
Çiçek de onun, insan da öldürür, diriltir hayatta,
Hakiki bir kul olmak gerekir, şu yalan dünyada.
Gözümüz açıkken aklımız çalışır yaşam aynasında,
Çiçeklerle hep dost oluruz, bu kardeşlik dünyasında.
1990/Konya
ÇİLEKEŞ İNSAN
Çöl kumları arasında yuvarlanan,
Yollarda usanmadan Allah’ı anan,
Kutsal beldelerde imanını artıran,
Dizlerinin bağını korkusuzca çözen,
Kemiyeti gözler önüne sermeyen,
Ufukta güneş gibi parlayan çilekeş insan…
Bir insan var karşında duran,
Bu şahıs ister Kâfir olsun,
Müşrik, Yahudi hatta Mel’un,
Ona Allah’ın nimetini takdim edin,
Yeter ki imandan mahrum kalmasın,
İman dünyanın en ücrasına uzansın.
Ona say edip çöz, dizlerinin dermanını,
Ruhunu kurban edip ser gönül harmanını,
Umut yüklü gözyaşları selam versin,
Acımak mı?
Hayır, hayır, ehad, ehad diye
Bütün zalimlere hakkı haykırsın...
Yüce Allah, gerekli emirleri veriyordu,
Onun emrini yaratılan kalp bilmeliydi,
İnsan için yapılması gerekenleri,
Ruhuna ilmek ilmek örmeliydi…
Düşünen insan, düşünen insan dedim,
Çünkü insanda akıl vardı, vicdan vardı,
Bu akıl, acaba akıllılık mı yapıyordu?
Akılsızlıkla, batıl olanlara mı tapıyordu?
Haktan başkasına tapmak ha! Yazık yazık!
Nefis için istenilen madde ise acımasız,
İnsan, bu maddeyi kendine sanıyor azık,
Rabbine eğilmeyen ruha yazık yazık!
Sular tükense de, Rab’dan ümit kesilmez,
Bilek güçsüz olsa da rakibine yenilmez.
Baharın ilahi süslerle donanmasını,
İnatla görmezlikten gelen bakar körler;
Hangi tuzakları kurarak dağlara çıkarlar,
Yuvarlanırlar, koşarak ya da koşmayarak,
Bir çukur var; lağım mı yoksa Cehennem mi?
Belden aşağısı tutmayan felçli hastanın,
Yanından ayrılmak istemiyordu, aç kurtları…
Kar fırtınaları arasında kalbi oduna dönen,
Bıyık ve sakalları dikenden ayırt edilmeyen,
Kan damarları olmuştu boru emsali,
Görülmemişti, bunun hayattaki timsali…
İman yüklü kalbin altında yatan candı bunlar,
Madde söndüremiyordu, yanan meşalesini,
Kalp fethedilmişti, iman ateşinde yanan akılla,
Akıl; Allah’ı bilir ve itaat ederse ancak akıldı,
Gerisi boş beşikten geriye kalan çakıldı…
Ehad sözünden dönmeyen Müslümanlar,
Sadece Rabbimiz Allah; dedikleri için,
Vatanlarından çıkarılıp aç, susuz bırakıldılar,
Hunharca bir düşmanlıkla asırlarca asıldılar…
İmanın tadını bir kere almıştı damarlar,
Yüce Allah’a İmanı ve teslimiyeti tattıkça
Vücudu durmadan hak hak diye titriyordu.
Sadık kalmak, İslam’ı yaşamak tek amacıydı,
Lakin tağutları ve putları ellerinden giden,
Milyonlarca şeytan dişli, zehirli yaratıklar,
Tarumar etmek için imanı, siperin gediğinde,
Küfründen kalbinde saklı zehirli fikirleri,
An geçirmeden kirpi gibi zehirli dikenleri,
İnananların yüreklerine fırlatıyordu,
İnsanları sömürebilmenin yollarını,
Yürekten Rabbimiz Allah diyenleri,
Ansızın hile, tuzak, tahriklerle vurabilmek,
Tek çareleri masum insanların kanlarını emmek,
Emdikleri kanları zehirleyip şerbet diye içirebilmek…
20.10.1990
Konya
ÇİLEKEŞ YOLLAR
Yol kadar ağır yük taşıyan,
İnsanların kahrını çeken,
Var mıdır dünyada?
Şehirleri, kasabaları,
Dağları, ovaları,
Irmakları denizleri,
Birbirlerine bağlayan,
Çilekeş yollar…
Hastayı, ağır yaralıları,
Kederleri, ölümleri,
Korkmadan üzerinde taşıyan,
Yaptıklarına ücret almayan,
Vefakâr yollar…
Suçlu biner üstüne,
Esrarkeş, esrar çeker,
Sabahlara kadar,
Tinerciler, sabahlar köprü altında,
Arabalar zehir saçar,
Masum yolumun ortasında,
Bütün bunlara sabreden
Benim duygu yüklü yollarım…
Hep susar ve gözyaşı dökersin,
Geceleri için için ağlarsın,
Gözyaşın durmaz gözünde,
Kar sabahlamaz,
Dolu tutmaz özünde.
Katiller, sarhoşlar, esrarkeşler,
Cirit atar, sabahlara kadar,
Sen, onlara hiç kızmazsın,
Yollar sessizce akar gider,
Güzelliğini insanlığa feda eder,
Kaderlerine hep razı olurlar,
Hep insanlığın hayrına solurlar…
Yol, yolmaz ve yorulmaz;
İnsanlar yolları yolar,
Yollar sessiz ve derinden,
Akar dağlara, ovalara,
Irmaklara, denizlere.
Acı çekenler ağıt yakar:
“Katil, acımasız yol!
Virajların ne de keskin?
Yollar, ikide bir neden kıvrılır?
Denizler neden kabarır?
Rüzgâr, neden çıkmıştır?
Yollar, neden buzludur?
Asfalt, neden gözyaşı döker?”
Hep bahaneler, ağlamalar,
İçin için sızlamalar,
Suçu hiç kendilerinde aramazlar,
Kadere hiç razı olmazlar…
Yollar, dağlar, denizler ağlar,
Kalpsizlerin gözlerinden,
Bir damla gözyaşı çıkmaz,
Hep kendileri haklıdır,
Yollar hep suçludur,
Yollar suçlu doğmuştur…
Çilekeş yollar, benim kaderimsin,
Senin üzerinde hakça yürüdüm,
Aşkları, iyilikleri, güzellikleri,
Seninle benliğime bürüdüm…
22.12.2006
Akdağmadeni
AH ŞU ÇOCUKLAR
Baharda çiçekler gibi açan çocuklar,
Güneş gibi dünyaya ışık saldılar.
Yıkık örenin çevrelediği bahçe,
Sevgi dolu dünyaları olmuştu…
Gam, keder yoktu,
Uçan kuşlar gibi
Hepsi de cıvıl cıvıldı…
Uzaktan ürperti sesleri geliyordu,
Oyunlarının karmaşık kuralları,
Onları çıldırırcasına bağırtıyordu.
Ah şu çocuklar yok mu?
Hepsinin tepesinde uçan bir kelebek,
Hepsi de masum birer melek,
Sevinç yumağı ile yuvarlanarak,
Neşeyle semalara yükseliyordu,
Zaman zaman yükselen çığlıkları,
Ülkenin geleceğini saklıyordu.
Çocuklar böyle sanıyorlardı dünyayı,
Unutmuşlardı bir an anne, babayı,
Hepsinin dünyası da çiçekler ormanıydı.
Ah İdris ah!
Bir zamanlar sen de böyle değil miydin?
Senin dağının çamlı ormanları,
Şaldır şaldır, akan çağlayanları,
Diplerinden ilaç fışkıran suları…
Evet, bu doğal güzellikleri
Bulamaz şimdiki bu çocuklar,
Çikolatadan başkasını…
Top oynayanlar, ip atlayanlar,
Uçurtma uçurtanlar,
Hepsi de mutluluk içinde ne hoş
Onlar için bunun dışındaki her şey boş.
Bir an dersten uzaklaşan çocuklar,
Bahar pikniğinde mutlu oldular.
Öğretmeni gözetiyor, ara sıra onları,
Adam olmuş keratalar,
Bırakmışlar yaramazlıkları.
Çocukların yanı başında çalışan anne,
Kışın uyuyan toprakla tanışıyor,
Sarı, siyah ve boz tohumlarla
Ölümsüz hediyeler uzatıyor,
Oyunun etrafına yığılan erzakları,
Sabırsızlıkla bekliyordu çocukları.
Öğretmen bir sanatçı edasıyla
Rüzgârın şarkısını dinliyordu.
Çocukların ölümsüz rüyaları,
Geleceğin büyük dünyaları,
Pek de derine dalmışlardı…
16 Nisan 1993
Konya
ÇÖLDEKİ GÜNEŞ
Kız çocuklarını, diri diri toprağa gömmek adetti,
Bunların amacı şüphesiz masum nesli yok etmekti.
Zina, fuhuşla kadınlar canlarından bezdirilmişti,
Hayvan gibi aşağılanıp belde belde gezdirilmişti.
Kabileler arası süren kan davaları hiç bitmezdi,
Haram aylar dışında, insanlar emin gezemezdi.
Bu çağda insanları kula kul etmek adet olmuştu,
Kâbe’nin içi, dışı cansız pis putlarla dolmuştu.
Kadınlar bir hayvan gibi hep satılırdı durmadan,
Alırdı diğeri, kadının adını sanını hiç sormadan.
Kibir ve inatçılıkta, bu insanlar çağını aşmıştı,
Küfür ve şirk boyası ruh dünyalarına taşmıştı.
Gözleri kör, kulakları sağır olmuştu maldan,
Dünya menfaati için ayrılmışlardı doğru yoldan.
Hayâ, edep kalmamış; hayvandan farkları yoktu,
Putperestler ve ötesi yolları bir sapıklıkları çoktu.
Putları Allah'a ortak koşmak bunların ibâdetiydi,
Acıkınca da ilahlarını yemek bunların âdetiydi.
Şiir ve edebiyatta kalmamıştı karşılarında rakip,
Putlara tapmakta da edin diyorlardı, bizi takip.
Materyalist ruhların babasıdır, bu görgüsüzler,
Tüm dünyayı yeseler de doymaz bu açgözlüler.
Herkes; kendine bir din, bir de ilah edinmişti,
Bunlar bataklığın en ücrasına ansızın gelmişti.
Evet, cahiliyenin insanlık için yüz karasıdır bunlar,
Düşüncesiz insanlığın yuvarlandığı lağımlı kuyular.
Ey yüce Nebi! İşte sen böyle bir zamanda geldin,
Onları o halde görünce hemen Rabbine eğildin.
İmtihan dünyasıdır, insanlara din ve ahlâk gerek,
Sen, insanların susadığı ilahi dini getirdin direk.
Senin kalbin yıkanmıştı, asla giremezdi şeytan,
Şerrini açıp saçamazdı senin yanında bir an.
Sen gelmeseydin, halimiz nice nice olurdu,
Evimiz barkımız, yine pis putlarla dolurdu.
Oysaki sen geldin, yanında da yüce Kur’an,
Allah’a şükürler olsun, yaşarız onu her an.
Sen, insanlığa şefkati ve merhameti öğrettin,
Anne, babaya itaatin farziyet bilincini öğrettin.
Kibir, kıskançlık, kötü zandan eser yoktur sende,
Her yerde Rabbine ediyordun secde üstüne secde.
Bir insanı kurtarmanın bütün insanlığın kurtarılması,
Bizim dinimizin emridir yoktur insanlığın batırılması.
İnsanları, sapıklıklardan uzaklaştırmak için çok çalıştın,
İlây’ı Kelimetullah ve adalet için korkusuzca savaştın.
Sırtında ağır taşlar taşıdın; hendekler, kuyular kazdın,
En sonunda, küfrün zehirli çukurunu kolayca kazdın.
Hayatın boyunca sen İslam’dan asla taviz vermedin,
Önüne yığılan bütün dünya mallarını geri çevirdin.
Müşriklerin zulüm ve işkencesine Allah için direndin,
Aç, susuz kaldın; hak davandan asla taviz vermedin.
Âlemlere rahmet olarak geldin, nurun aydınlattı yeri,
Senin getirdiğin İslam dinine giren çıkmıyordu geri.
Siyahı da beyazı da bir dedin asla ayrım yapmadın,
Ben Arabım diye kendi kavmini hiç üstün tutmadın.
Gece gündüz uyku girmezdi, sürmeli gözlerine,
Karşı çıkan olmazdı, getirdiğin doğru sözlerine.
Seni bu davadan vazgeçirmek için çok çalıştılar,
Yeter ki sen; bizim ilahımıza karşı gelme dediler.
Lat, Menat ve Uzza dediler bizim yüce ilahımız,
Bunların uğruna canımızı hiç çekinmeden veririz.
Maddi çıkarları ellerinden gidenler hayâsızca saldırdı,
Mazlum ve masum insanları da daima sinsice kandırdı.
Sen, ne söylemişsen Rabbinden geleni doğru anlattın,
Müşriklerin şiir ve asılsız sözlerine asla aldırmadın.
Mekke’den dünyaya nurun dalga dalga yayılmıştı,
Teslim olan kalpler, şirk ve tağutu söküp atmıştı.
Getirdiğin hak din, bu insanların aydınlığı içindi,
İki dünyayı da kazanıp hep mutlu olmaları içindi.
Sen, Şeytan’ın hilelerine hiçbir zaman kanmadın,
Yüce Allah’ın emirlerinden başka bir şey anmadın.
Ey nebiler nebisi! Sen bir güneş gibi içimize doğdun,
Aydınlattıkça aydınlatıyordu kararmış kalpleri nurun.
Unutma! Hak gelince batıl zail olur her zaman elbet,
Seni yüce Allah gönderdi insanlığın tümüne nihayet.
Ey nebi! Senin güzel ahlâkın yüce kitap Kur’an'dı,
Bu yüce Kur’an’a uyan hiçbir zaman sapıtmazdı.
Ey nebi! Kur’an ve Sünneti sen bize emanet ettin,
Eğer bu ikisine uyarsanız asla sapıtmazsınız dedin.
1990/Konya
DAĞLARDAKİ SEVGİM
Dağlar, dağlar, dağlar, dağlar…
Şarıldayan, çağlayan çaylar,
Ruhumun akıp giden özüdür…
En korkunç vadilerden ovalara,
Ben, tertemizce akar giderim,
Yosun tutarım çiçekler arasında,
Güzeller bana doyasıya bakar,
Ruhumun güzelliğine akar…
Bin bir tohumu barındırırım,
Aşk yüklü bağrımda,
Sevgi çiçekleri açarım,
Zambaklar, yaseminler olurum,
Yaylaların engebeli vadilerinde…
Cesedim ruhumla kalır baş başa,
Hafifçe arkamdan vuran güneş,
Enerji verir ölü ruhuma,
Sevinçle esen rüzgâr
Ve cıvıldaşan kuşlar,
Cik cik cik cik cik…
Çam ağaçlarının özünde,
Sakızlara yapışarak,
Yolculuk yaparım ufuklara.
Bulutlar, bulutlar, bulutlar,
Kalbim kadar beyaz bulutlar,
Tertemiz hava, oksijen üretir,
Kindar insanın nefesini tüketir.
Reyhan ve elif yüklü
Yalçın bakışlı dağlar,
Uçsuz bucaksız yeşillikler sunar,
Bozkırın ulaşılmaz göbeğine.
Saçım dökük, belim bükük,
Yaşımı aştı başım,
Yüksek dağların sırtından,
Bulutlara uçuyorum,
Pamuk ipliğiyle,
Yıldızlara bağlanıyorum.
Dağlar beni karınca gibi taşır,
Bir anne gibi bağrına basar,
Güzelleri çiçeklerle buluşturur,
Sevenleri sevdiklerine kavuşturur…
Suya bakar ruhunu görürüm,
Çiçeklere bakar gözlerini görürüm,
Bana gülümsüyorsun bıkmadan,
Kıpkızıl ateşin ortasında,
Aşk köprümüzü yıkmadan.
İnsanlara bakar sevgini görürüm,
Ben bedeni kuşatan oksijen olurum,
İnsanlığın hayrına solurum…
Güzelim! Ne kadar uzakta olsan da,
Sen hep içimdesin,
Bunu sen de biliyorsun,
İnan ki baktığın her insan benim,
Bense, içtiğin can suyu,
Bir damla gözyaşın.
Kırmızıdan korkma,
Savaş da olsa
Ben savaşım,
Sense barışsın.
Senin çadırın ve ruhun,
Denizin ortasındaki tuzda,
Bense yaylaların bağrında,
Ağlayarak akan çağlayanda,
Sana akıyorum, çağlaya çağlaya,
Aç kollarını sevgilim!
Bekle beni ağlaya ağlaya,
Ağlamak gülmektir, ağlamasını bilene,
Gönlünü dağlara verip de hakka gidene…
Tek kurtuluşun var, balık ol,
Kol kol yürü nehirlere
Ve ırmaklara, oradan da çaylara,
Çayda buluşalım, çay olalım
Ve ikimiz de çağlayalım,
Derin derin vadilerde
Ve hep bir ağızdan haykıralım:
Biz buradayız, ölmedik;
Ölsek de ruhumuz,
Bu çağlayanlarla çağlayacak,
Tuz olup yemeğe atılsak da,
İliklerinizde bizi bulacaksınız,
Ne kadar bizden kaçsanız da,
Biz sizden kaçmayacağız,
Hak yoldan sapmayacağız…
16 Mayıs 1999
Çat Yaylası/Akdağmadeni
DAHA DÜN ÇOCUKTUNUZ
Siz, daha dün çocuktunuz, ağlardınız,
Okulun yolunu, koşa koşa tutardınız,
Arkanızdan bakardı; anne ve babanız,
Siz, koşa koşa mutluluklara uçardınız…
Ödevler, dersler ve öğretmenin sevgi seli,
Akşamın yorgunluğu ve karmaşık duygular,
Bugünün ağır yükü, yarının kuytu endişesi,
Sizin ufacık beyinlerinizi nasıl da yormuş…
Çocukluğunuzu yaşamadan sınavlar, sınavlar,
Kırlarda koşamadan, kitapları yastık yapmak,
Uyumak ve başını kaldırmadan yine uyumak,
Toprağı görmeden sevgi çiçeklerini tanımak…
Kısacık zamanda nasıl da sizlere alışmıştık!
Dertlerinizi, duygularınızı nasıl da paylaşmıştık!
Sevginiz sevgimizdi, üzüntüleriniz üzüntümüz,
Okul içinde ve dışında nasıl da bir aile olmuştuk…
Koşabilmek, daha da hızlı koşabilmek için,
Çok çalışmalısınız, ben de çok çalışmalıyım,
Yarınlara hep birlikte umutla uçabilmek için,
Kitap okumalısınız, ben de okumalıyım.
Sizler, bizim geçmiş ve geleceğimizsiniz,
Hepiniz keşfedilmeyen yeni bir dünyasınız,
Size düşen, ilk önce kendinizi keşfetmeniz
Ve bu keşfinizi, bütün dünyaya sunmanız…
Anneleriniz, babalarınız ve öğretmenleriniz,
Unutmayın ki; sizin en büyük destekçiniz,
Onlar olmadan sizler geleceğe uçamazdınız,
Bal yapacak enfes çiçekler de bulamazdınız…
- 02. 2006
Akdağmadeni
DERS ALMA ZANANI
Biz yıllar yılı dinlere hoşgörüyle baktık,
Bize eman verenleri göğsümüze bastık,
Haince kuyu kazanları da unutmadık,
Tarihten ders alma zamanı gelmedi mi?
Meydan boş, gövde gösterisi yapılır tek tek,
Uyuyan zavallılar her şeyden çekmiş el etek,
Bir de utanmadan vurdurur, kendine kötek,
Tarihten ders alma zamanı gelmedi mi?
Küfür hiç tükenmez; İslam’ın karşısında,
Kusar zehirli kinini, Şeytan gibi tavanda,
Yine sıkılmadan sırıtır, su döver kafanda,
Tarihten ders alma zamanı gelmedi mi?
Müslümanlık; yobazlık der utanmadan,
Karşına çıkıp cahilce konuşur sıkılmadan,
Yerinde durmaz Müslüman’a takılmadan,
Tarihten ders alma zamanı gelmedi mi?
Biz zerre kadar ders alamaz mıyız tarihten?
Firavun’un, Nemrut’un yoluna gidenlerden,
Nuh ve Lut kavminin başına gelenlerden,
Tarihten ders alma zamanı gelmedi mi?
Kasım/1989
Konya
DİNLENDİM TEPESİ
Vadileri geçtim,
Dağları dolaştım,
Dinlendim tepesine ulaştım,
Bir ah çektim, bin inledim
Yolculuk beni yordu,
Zirvede kimliğimi sordu,
Dinlendim tepesinde dinlendim,
Etrafın şöyle bir gözlemledim…
Yokuşlar yolumdur, inişler çilemdir,
Dağların eşsiz zenginliği ailemdir.
Çamların cennet kokusu,
Çakıl taşlarının misafirperverliği,
Dinlendim Tepesi’nde bizi sıcak karşıladı.
Sıcak; ışıl ışıl göklere uzanıyor,
Koyunlar, gölgelikleri boydan boya kiralamış,
Kuzular; cirit atıyor, analarının yanında,
Kevenler, demir tarak olmuş,
Püsküllü koyunları tarayarak…
Çoban; yastığını dayamış kayanın duldasına,
Çayını demlemiş, közleri kabartmış ocağına,
Çayırların üstüne boylu boyunca uzanmış,
Sigarasını bulutlara doğru üflüyor,
Çaydanlık fokur fokur kaynıyor,
Tavşankanı çay bardaktan dışarı kaçıyor,
Koyunlar, tatlı tatlı geviş getiriyor,
Dinlendim Tepesi’nin duldasında…
Tatlı bir rüzgâr; hafif bir esinti,
Çam ağaçlarının boynunu bükmesi,
Otların sevinçten yerlere serilmesi,
Kekik kokularının boydan boya süzülmesi,
Dinlendim Tepesi’ni unutulmaz kılıyor…
Nalbant; karşımda dimdik duruyor,
Aşılık, karını koynunda saklıyor,
Yaz aylarında bir parça
Kar bulundurmak istiyor,
Karanlık gönülleri ağartmak
Bağrı yanıkların içlerini,
Bir dem soğutabilmek için…
Rüzgâr koyunları coşturuyor,
Bozkırların sevgi dolu göbeğinde.
Su; canım, ciğerim, kanım su
Rabbimin bize verdiği
En büyük nimettir su…
O güzide tepenin erişilmez bağrında,
Buzdan daha buz olan su,
Şekerden daha tatlı bir damla su,
Dünyalara bedel, bir yudum su,
Taşları yararak çıkan şifa yüklü su…
Çobanların keyiflerine diyecek yok,
Sular hendeklere dolmuş,
Koyunları sucuk gibi olmuş,
Dünyanın en mutlu hayvanları,
Ömürleri kısa ama insanlardan daha mutlu,
Kendilerine verilen emri
En güzel biçimde yerine getiren,
Kuzularına her zaman pervane olan,
Davetsiz misafirlere karşı koruyan,
Masum bakışlı, ceylan gözlü koyunlarım…
Etlerini, sütlerini, yünlerini,
Yoğurtlarını, peynirlerini,
Dahası da canlarını, feda etmeleri,
Rablerinin emirlerini yerine getirmeleri,
Bir an tereddüt etmeden kurban olmaları,
Mahzun duruşlu, ceylan bakışlı koyunlarım…
Dinlendim Tepesi’nde bir gün, bir saat,
Bir hafta, belki aylarca durmanız,
Sizi dünyanın en mutlu insanı yapıyor.
Dinlendim Tepesi! Sen, beni çok dinledin,
Mantarlarını doyasıya bizlere verdin,
Sen, güzel bir hatıra olarak içimdesin,
Ömrüm olduğu sürece yine bir gün,
Kapını çalar, suyunu içerim,
Mis gibi havanı koklarım…
Haziran/2007
Dinlendim Tepesi
Akdağmadeni
DÜĞÜM DÜĞÜM
Yaratılan, yaratanı unutmuş,
Diz boyu yalanların arasında,
Hakikat diye gölgede boğulmuş,
Gözünde bir damla yaş kalmamış,
Bilinçsizce akan göz yaşlar da onu,
Rabbinden daha da uzaklara taşımış,
Sınırsız sevgiler, beşeri ebedileştirdikçe,
Makamını aşağıların aşağısına taşımış...
Beyinle kalbin birleşmediği noktada,
Emirler, heva ve hevesten gelir asalakça,
Düğüm düğüm boğulur, büyüklük tasladıkça.
Aklını ilahi emrin buyruğuna veren mümin,
Derinlere dalsa da Yunus gibi olur emin.
İnsanların yöneldiği tek nokta,
Nefislerin közle kabartılmış boşluğu,
Elekte elenmekten kaçan boş sözler,
İnsanı hakikatin dışına taşıyordu,
Orada elendikçe eleniyordu,
Kalburda kalanlarsa,
Heva ve hevesten medet umuyordu…
1994/Konya
DÜŞÜN
İnsan ilk önce düşünmeli,
Diğer canlılardan farklı olarak,
İnsan olduğunu anlamalı…
İslam’dan uzak insanlık,
İnsanı hayvanların seviyesine indirir,
Hatta aşağıların aşağısına,
Sonra da düşüncesiz beynini,
Günah yüklü şeytanın kağnısına bindirir.
Amelsiz iman,
Sönmeye mahkûmdur,
Sınırlı yaşamda.
Ölüm ve ötesi,
Açılır amellerin sayfası,
Bak bak, yine bak!
Amelindir senin bu,
Artık düşünmen
Ve son pişmanlık,
Kurtarmayacaktır seni…
Temmuz 1992
Konya
EKİM
Tabiatın ölüp ruhların saflaştığı,
Ağaçların yapraklarını döküp
Gövdelerinin kökleştiği,
Kırılma noktasının ayrışıp,
İnceldiği yerden koptuğu,
Bir yarısı, hayata elveda derken,
Diğer yarısının ümitle doğduğu Ekim…
Hayat umutlarla coşsun diye,
Kalpler Ekim’le yeşersin diye,
Kendisine emanet tohumları,
Sevinçle bağrına basan Ekim…
Dağlara, taşlara bakıyorum sapsarı,
Yollara bakıyorum, uzun ve ince
İnsanlığa bakıyorum, yanık ve mahzun,
Ümitlerin sessizce çilerdiği Ekim…
Ot, çöp, meşe ve diğerleri sapsarı,
Üzerine bassam, kemikleri çatırdıyor.
Kuru çekirdeklerde ölü ruhlar yeşeriyor,
Rabbimin ölü ve diriyi sakladığı Ekim…
Ekim düşünmek ve tabiatı anlamaktır,
Rabbimin tanıdığı en büyük hikmettir,
Topraktan çıkmış, çil çil düşüncelerin,
Tezeklerde arasında yeşerdiği Ekim…
Toprak ölü, içindekiler ise canlı,
Toprağa bakan gözler ölü,
İçindeki duygular heyecanlı,
Tefekkürün kök saldığı Ekim…
Fakirin ekmeği, çaresizin umudu,
Sevginin kaynağı, tohumun kapısı,
Yağmurun habercisi, hayatın müjdecisi,
Ölümün sessizliği, doğumun sancısı Ekim…
Tefekkür dünyasının ulaşılmaz doruğu,
Hayatın güzellikleri ve sırların ifşası,
Ekim’in kalbinde saklıdır ruhun sırları,
Yaşamın gizemini bize sunan Ekim…
Göçmen kuşları, barış elçiliği yapar,
Karanlıkları arkada bırakarak uçar,
Sevgi ve kardeşliği bulutlara yayar,
Kin ve nefretin yok olduğu Ekim…
2008/Sazlıdere
Akdağmadeni
ELİNDEN TUTARIM
Dün tarihine bakmaktan utanan serseri,
Küfrü kalbine ok gibi saplayıp iten serseri,
Nefret tohumunu saçar, kalbinin hücresine,
Hayâsızca kinini katar, aydınlık bahçesine.
Dininden yadigâr kalan kutsal bez parça,
Gel, utanmazsan bu emaneti de parçala,
Annen ağlasın, ablan oynasın, sen zıpla!
Belki de çağa yetişip atlarsın bu hızla!
İmanı alaya alan insandan ben korkarım!
Tek kalsam da bıkmadan hak yoldan giderim,
Ben giderim dava kalır; sahipli ya da sahipsiz,
Davana sahip çıkarsan senin elinden tutarım.
Anneler ağlar, yeni nesil uzaktır mezardan,
Dul kadınlar ırak kalmış, sosyal yardımdan,
El uzatır, bin bir çile ve ıstırap çekip durur,
Kalbi yanmış, sorumsuzlara ağıt yakmaktan.
Dedemin gözleri kör, beli bükük; yol bilmez,
Gençler ki; saygı, sevgi nedir, nedendir bilmez,
Sözlerimiz yaşadıklarımızdan hızla kaçarken,
Kelimeler ağzımızda sessizce hep ağlarken,
İnan ki köhne hayat, imansız asla düzelmez,
Bu dava omurgasızların sırtında yükselmez…
14.12.1990
Konya
EŞEKLER AT OLUR
Yazmak zorundasın,
Dillerin tutsak olduğu yerde,
Baksana mürekkep şahlanmış
Ver dizginleri eline, gem vurma!
Sen, binmesini bilmiyor musun?
Başıboş bırak, kendi başına…
Nice erler vardır meralarda,
Er, er olmaktan çıktı mı şehirlerde!
Eşekler, at olur,
Kalabalıklar yığınında…
Adım atar, gelmez geri,
Tutsak beldelerde.
İki parlatır, kulakları diker;
Bir de çifte sallar,
Ön ayak tümsekte,
Göz ise burunların mahkûmu,
Plansız çifte bir avuç kemiktir,
Canavarların ağzında.
Bu mera benim, şurası senin,
İkisine de defol talimatı;
Burası, zurnayı fazla öttürenin…
Şu bizim çöplükte,
Böyle yapmıyor mu horozlar?
Hepsi de tersinin tersini,
Çalma sevdasında…
Bunları da yazmak zorundasın,
Horoz gibi ötsen de
Bir eşek olup, merayı kapsan da
Tilkiyle canavarı tanımazsan,
Çok daha az zaman kaldı,
Yığılırsın bir kil olarak
Bir kasaplık leşin can yongasında…
Düşman işte; önünde ve arkanda,
Zaman mı kaldı geri dönüp kaçacak?
Silkin ve doğrul, adam ol,
Aşağıların aşağısının yanında…
Korkma! Bu canı verenden başkası alamaz,
Daracık hücren de bile…
Yüce Allah’a dayan ve daim tevekkül et,
Kur’an ve Sünnete uyan bulacaktır hidayet.
12 Nisan 1992
Konya
GEÇİM SIKINTISI
Aç insan düşünemez,
Kalkıp ayakta duramaz,
Dizlerini karnına çeker,
Yatar, acıyla kıvrılarak.
Kamu ya da özel babalar,
Alın, şu üç beş kuruşu derler,
Ölmeyin, ayağa kalkmayın da,
Çalışın, ekonomi bu boyda.
Memur, aybaşında alır parasını,
Sarmak ister, açılmış yarasını,
Ve arkasından liste gelir hizaya,
Feryat yaşları yükselir fezaya.
Dakikalar eritir, cepteki beş kuruşu,
Abi; istersen gerisine vur bir turşu,
Gelecek ayın maaşını yazdırır deftere,
“Kardeşim! Bir daha yazdırma veresiye.”
Büyük şehrin derdi daha da çok,
Memurunda, işçisinde beş para yok,
Fakirin evini geçindirme düşüncesi,
Unutturmuştur, çalışma sevgisini.
Düşünen insanlar, ilerler ve yücelir,
Ekonomi ise boş vaatlerle düzelir,
Biz başlamadık, daha düşünmeye,
Düşündüklerimizi açıkça söylemeye…
20.08.1995
İstanbul
GELİN AĞLAYALIM
Düşüp de kalkamayışımıza,
Kırılan kol ve kanatlarımıza,
Akan masum kanlarımıza,
Gelin hep birlikte ağlayalım…
Dinmemiş acılı gözyaşlarımıza,
Karadağlar yüklenmiş omzumuza,
Hırsızlık ve haksızlık canımıza,
Tak, tak demişken ağlayalım…
Yol varken yürümeyişimize,
Güneş varken inkâr edişimize,
Aydınlık yollar terkedilmişken,
Biz, terk edilişimize ağlayalım…
Sahtekârlık, hile işlemiş iliğimize,
Bidat ve hurafeler dolmuş dinimize,
Din ve ahlâk bizden uzaklaşmışken,
Sapık olarak yaşayışımıza ağlayalım…
Ağlayalım, gözlerimiz yaşlı ya da yaşsız,
Düşündükçe halimizi, vücut kalıyor fersiz,
Çapulcular doluyor, meydan kalınca ersiz,
Meydanlarda ersiz kalışımıza ağlayalım…
Ruhumuzda zonklasın aşırı bedbahtlığımız,
Ah şu sihirli kelimeler, kelime oyunlarımız,
Ok gibi fırlayıp çıksın ölü ruhumuzdan,
Kadrini bilemediğimiz ruhumuza ağlayalım.
Ağlamanın merkezi kalp ve beyindir,
Gözler ise aynanın önünde bir tendir,
Gözyaşlarımız değirmende un olmuşken,
Döndüremediğimiz değirmene ağlayalım…
Niyet et; kalbini yönelt, takdir Allah’tan,
Duâ et; et ki belki arınırsın günahlardan,
Emanet bedenimiz elimizden uçup giderken,
Sahip çıkamadığımız bedenimize ağlayalım…
Ağlamayan kibrinden gözyaşların utansın,
Nihayetinde sen de aciz bir kul ve insansın,
Yalan dünyada insanlığımızı unutmuşken,
Dışlanıp da horlandığımız güne ağlayalım…
Düşmek zordur, kalkmak ise yeniden düşmektir,
Kısacık ömrümüzde, azıcık huzur bulabilmektir,
Gayemiz ise mutluluktan bir dem gülebilmektir,
Bu dünyada bir dem gülemediğimize ağlayalım…
03.08.1992
Konya
GÖÇMEN KUŞLARI
Göçmen kuşları hicreti bilir, yaşar,
Ben, göçmen kuşları gibi uçarım,
Mavi denizleri, okyanusları aşarım,
Yazları; serin yüksek dağlara,
Kışları; ılıman serin yaylalara…
Yazları benim için bir başkadır köyüm,
Evleri gezerim, akrabaları ziyaret ederim,
Hastalara şifa, ölümlere baş sağlığı dilerim.
Yapraklar, bana selam verir durmadan,
Bahçelerden çiçekler gülümser usanmadan.
Madımaklar, diz boyu olur harmanlarda,
Pişirilmelerini bekler bakır kazanlarda.
Özlerde, bahçelerde; su çekişmeleri başlar,
Eline bir kürek alan hersle karşına çıkar,
Herkes sinir küpü olmuş, suratlar asık,
Sebzeler, meyveler su ister sabah, akşam,
Bu asık suratları ve kavgaları görünce,
Susuzluğunu unutur, başlar ağlamaya…
Çocuklar, harmanlarda çelik çomak oynar,
Bir boydan, bir boya durmadan koşar.
Akşam oldu mu; bütün lambalar sap sarı,
Gece yarısı namaza durmuş koca karı,
Yer, gök, deniz; göz bebekleri ışıl ışıl,
Çocuklar, derin uykuya dalar mışıl mışıl.
Yıllar sonra aynı köye geliyorum,
Gördüklerime inanamıyorum,
Evler; yeni, ihtişamlı, gösterişli,
İçleri karanlıklar dünyası,
Karanlıklar periler yuvası…
Pencereleri demirli, kapıları çivili,
İns cin yok; nefes alacak…
Bahçeler öksüz, ağaçlar yetim,
Meyveleri tadacak damak kalmamış,
Çimenler koyun ve kuzulara hasret kalmış.
Göç başlamış, durmak nedir bilmiyor!
Gidenlerse neden gittiklerini bilmiyor!
Bugün bir ev gitti, yarın da gidiyor!
Gidenlerin ardı arkası kesilmiyor.
Bu gidiş öyle bir gidiş ki
Gidenler geri dönmüyor,
Dönenlerse doğduğu yeri beğenmiyor…
Göçmen kuşları, göç ederler,
Mevsiminde geri dönerler,
Her iki vatanlarını da baş tacı ederler,
Hayat onlara, onlar da hayata gülümser,
Yaşamdan zevk alıp varlığını önemser,
Biz göçmen kuşlarını örnek alalım,
Vatanımızı; canla başla sevelim,
Doğduğumuz yeri öksüz koymayalım...
Göç, yok oluş olmamalı hayatımızda,
Varlığımızı unutmayalım iki dünyada da.
Rabbimin emirlerine her zaman uyalım,
Onun rızasını yaşayarak kazanalım,
İki cihanda da mutlu olalım…
Karahacılı Köyü/2007
Çekerek
GÜZEL BİR ŞEYDİR
Rüzgârla dağdan dağa uçmak,
Gönüllere dokunabilmek,
Güzel bir şeydir…
Arı olup çiçeklere konmak,
Rengârenk bal yapabilmek,
Güzel bir şeydir…
Yaprak olup yıldızları selamlamak,
Meyvelere şemsiye olabilmek,
Güzel bir şeydir…
Su olup denizlerle kucaklaşmak,
Çorak gönülleri sulayabilmek,
Güzel bir şeydir…
Yağmur olup sicim sicim inmek,
Aşka hasret gönülleri yeşertebilmek,
Güzel bir şeydir…
Kar olup doruklarda kalmak,
Aşk yangınlarını söndürebilmek,
Güzel bir şeydir…
Çoban olup hayvanları otlatmak,
Koyun ve kuzulara karışabilmek,
Güzel bir şeydir…
Öğrenci olup okumak,
İnsanlığa faydalı olabilmek,
Güzel bir şeydir…
Adam olup yardım etmek,
Yetimlerin kalbine girebilmek,
Güzel bir şeydir…
Anne olup çocuk doğurmak,
Onları sevgiyle büyütebilmek,
Güzel bir şeydir…
Toprak olup nebatlar çıkarmak,
Rengârenk çiçekler açabilmek,
Güzel bir şeydir…
Sevgi dolu yüreği kucaklamak,
Aşka susayan yıldızları sevebilmek,
Güzel bir şeydir…
Sağlıklı olup yaşama olumlu bakmak,
Yüce yaratıcıya şükredebilmek,
Güzel bir şeydir…
Güneş olup ruhları aydınlatmak,
Karanlıklara kucak açabilmek,
Güzel bir şeydir…
Hekim olup insanları dinlemek,
Çaresizlere merhem olabilmek,
Güzel bir şeydir…
Aksakallı ihtiyar olmak,
Çocukları doyasıya sevebilmek,
Güzel bir şeydir…
Güzel olup beğenilmeye çalışmak,
Etrafına güzellikler saçabilmek,
Güzel bir şeydir…
Kalem olup yazı yazmak,
Dostun gönlüne akabilmek,
Güzel bir şeydir…
Acımasız dünyada hayvan sevmek,
Buruk yürekleri koklayabilmek,
Güzel bir şeydir…
Bozuk dünyada insanca yaşamak,
Adalet terazisini tutabilmek,
Güzel bir şeydir…
Yalan dünyada Müslüman olmak,
Orada da hakkı hâkim kılabilmek,
Güzel bir şeydir…
Kısacık bir ömürde imanlı ölmek,
Sonunda da cennete uçabilmek,
Güzel bir şeydir…
14.04.2002
Üçkaraağaç Köyü
Akdağmadeni
HAKÇA DÜZEN KURALIM
Güç senin elinde diye,
Kimseyi ezemezsin;
Sağa sola çekip büzemezsin,
Mazlumların kalplerinden,
İmanlarını asla sökemezsin…
Hani nerede?
Senin bizlere yıllarca anlattığın,
Hoş görü ve insan hakları?
Bu insanlara verilen hakları,
Ellerinden almak mıdır insan hakları?
Eşitlik, özgürlük, hak ve adalet nerede?
Yoksa derinliklerde kayıp mı oldu?
Yoksa ruhsuz kalplerde eridi mi?
Bu gün benim ihtiyaç duyduğum havaya,
Yarın senin de ihtiyacın olabilir unutma...
“Bir kavme olan nefretiniz;
Sizleri adaletsizliğe sevk etmesin.”
Buyurdu, yüce Rabbimiz kitabı ilahide,
Bu adâlet; yaşam kaynağım olmalı,
Kalbim sevgi ve kardeşlikle dolmalı…
Gelin, ilahi kaynaktan suyumuzu içelim,
Nefret tohumlarını bedenimizden atalım,
Kur’an ve Sünnete kalpten teslim olalım,
Kardeşlik duygularını ruhumuza aşılayarak,
Hakça düzeni kurup; insanca yaşayalım…
27.11.2007
Akdağmadeni
HAYALETLER
Yürüdüm sokakta,
Çarşılar başka başka,
Durdum, dinledim, düşündüm,
Kafam karıştı hayaletlerle,
Yığın yığın olmuş,
İskeletler sokaklarda,
Hayaletler gibi iskeletlerde de,
Akıl kalmamış düşünecek,
Kime kul olduğunu anlayacak…
Bu robotlar, adım atar gelmez geri,
Fireni patlamış araba misali.
Mezarını kazıyor,
Define bulmak kastıyla,
Eritiyor hayatını, yaşamak zannıyla.
Kırık dökük bir sepet ile hayalet,
Meyveleri toplamaya çalışıyor,
Akılsız, ruhsuz iskelet.
Tat alacak dil kalmamış,
Yine de geliyor,
Lağım çukurundaki yaşamını,
Gül bahçesi zannediyor…
Beyin kurumuştur sulanmadıkça,
Umursamazlık, itaatsizlik,
Beceriksizlik ve ahlâksızlık,
Ama en ciddisi de dinsizlik…
Çok konuşmak bir şey yapmadan,
Sonuçta karşılık beklemek
Ve hayaletlerle kendisini avutmak,
Lağım çukuruna itmiştir,
Hayaletli şahsı,
Tepe takla et, bu sayfayı!
Kalp tak, beyin tak, bu iskelete,
Yeniden düşünüp, yeniden yaşasın,
Hem de kul olduğunu hiç unutmayarak…
1991/Konya
HAYAT ACIDIR
Hayat acıdır acı, yaşamasını bilmeyene,
Olup bitene bakıp da gözyaşını silmeyene,
Hak, hakikat her zaman apaçık dururken,
İnkâr edip de doğru yola gelmeyene…
Fazla dalma; daima gelene, gidene,
Dinledikçe senin gönlünü zehir edene,
Aldanır durursun, ciddiye almazsan,
Arif olup da sen sözüm dinlemezsen.
Çalışana dayanmaz, hiçbir zaman engeller,
Tuzağa düşürmek için çalışır, hain eller,
Müslüman daima dinini savunmalı mertçe,
Hak yolda malını harcamalı cömertçe.
Sağlam bas, yavaş ol ki yol alasın,
Şu feneri yak ki âlem aydınlansın.
Her yerde ağır otur, batman götür ki
Yalan dünyada sen de adam olasın.
Çok yemek insanı şişmanlaştırır,
Az yemek ise insanı olgunlaştırır,
Sen bu sözlerime uymazsan eğer,
Seni kaynar kazanda buharlaştırır…
Kasım/1988
İstanbul
HELAL LOKMA
Kaleyi fethetmek için içten içe oyarlar,
Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar,
Günlerim onuncu köyde hak aramakla geçti,
Kaderim beni haksızlığı haykırmak için seçti.
Çocuklarıma her zaman helal rızık getirdim,
Haram lokmayı, elimin tersiyle geri çevirdim.
Kumar yüzünden aileleri bozulanlara üzüldüm,
Onların dertleriyle dertlendikçe büzüldüm,
Ben adalet terazisinin kanatlarında çözüldüm,
Hakkı haykırmak için gökten yere süzüldüm…
06.11.2007
Akdağmadeni
İHTİYAR
Bir ihtiyar gördüm,
Yaşlı mı yaşlıydı,
Çileli yolda yürüyordu,
Bastonunu güçlükle bastırarak,
Ayağını zor kaldırıyordu.
Fazla yol kat edemeyen ihtiyar,
Bir arabanın yanında kaldı,
Derken ellerini arkasına attı,
Yolun derinliklerine daldı.
Gözleri hayat dolu ihtiyar,
Bu haliyle gözüküyordu pek bahtiyar.
Yolun sol tarafını takip ederken,
Göz gezdiriyordu dükkânlara.
Duran arabalar onun durağıydı,
Bir yudum nefes alabilmek için,
On metrelik yerde, on kere durdu,
Her adımda bir of çekerek oturdu.
Arabalar çarpar endişesiyle,
Çarçabuk giden ihtiyar,
Kör bir sokağa döndü,
Derken gözden kayboldu.
Gözden kaybolan ihtiyarın endişesi,
Beni çok düşündürdü, onun ani gidişi…
Evine vardı mı, varamadı mı?
Bir araba çarptı mı, çarpmadı mı?
İhtiyar, yoluna devam ededursun,
Beni bu endişeden kim kurtaracak?
Benim gönlümü kim rahatlatacak?
Biz de yaşlanınca, böyle olmayacak mıyız?
Onun, bunun gözüne bakmayacak mıyız?
Yardımseverden medet ummayacak mıyız?
Gençler! İhtiyarları hep sevip koruyalım,
Onların yardımına her zaman koşalım…
29 Ağustos 1992
İstanbul
IRAK
Kapım, komşum, arkadaşım, kardeşim,
Senin derdin ve ıstırabın yürekler acısı.
Her gün elli, altmış vatandaşın,
Dünyanın göbeğinde hunharca katlediliyor,
Yaralanıyor; organları kesiliyor durmadan,
Tecavüzlerin ardı arkası kesilmiyor bir an.
Gözleri umut dolu çocuklar,
Ansızın bombalarla uyandılar,
Kan oluk oluk; sokaklarda, caddelerde…
İhtiyarların gözleri çekilmiş,
Yorgunluktan, çileden, acıdan,
Kardeş, uzak kalmış anadan, bacıdan…
Bütün olup bitenlere, İslam âlemi seyirci,
Dev ekranlar başında dünya devletleri,
Maç izler gibi, izliyorlar kan ve gözyaşını,
Akansa masum Müslüman Iraklının kanı…
Kadınlar, çocuklarının ölüsü başında,
Ölülerse davacıdır İslam coğrafyasında.
Kardeşi kardeşe kırdırtmakta niye?
Bizim kan, gözyaşlarımız ve cesetlerimiz,
Emperyalizmin refah ve huzuru masa başında…
Çocuklarının cesetlerini arayan analar, babalar;
Onların kanlarıyla ağlayan nehirde buluştular.
Demokrasi ve insan hakları getireceğiz dediler,
Bütün dünyayı bu yalana iyice inandırdılar,
Masumları, kurşunlara dizip bombaladılar,
Bir neslin ocağını kibrit suyu ile suladılar.
Gözleri oradaki enerji kaynaklarında mı?
Ya da oradaki demokrasi oyununda mı?
Biz, hep bu oyuna kandıkça kandık,
Daha sonra tuzaklarıyla yandıkça yandık…
Vicdanı olan, insana değer verir,
Kalbi olan, acıyı hisseder,
Gözü olan, katliamı görür,
Kulağı olan, haksızlıkları duyar…
Dünyanın neresinde olursa,
Zulme karşı dimdik durmalıyız,
Hiç kimseye haksızlık yapmamalıyız,
Bizim düşmanımız dahi olsa,
Hak ve adaletten sapmamalıyız…
Benim hakkım, en ücra yerdeki,
İnsanın hakkıyla bir olmalı,
Yüksek mertebedeki insanlar,
Gurur ve kibirden sıyrılmalı,
Herkesle eşit olduğunu anlamalı.
Sen, seni koruyan zırhlardan,
Sıyrıl ve eşit ol yaşamınla.
Halkın arasında gez, dolaş
Ve “Ben de sizlerdenim” de.
Onların çektikleri çileleri sen de çek,
O zaman; Iraklı kardeşine hak verirsin,
Hak ve adaletin peşinden sen de gidersin…
Çocukları ve bebekleri düşün,
Anneleri, babaları, yaşlıları düşün,
Onların yedikleri kurşun,
Başlarına düşen bomba,
Bir gün senin de düşebilir başına,
Sonra senin de zehir katarlar pişmiş aşına.
Zulme seyirci kalma, zulmü gör ve anla,
Düşmanla baş edersin ancak imanla.
Zalimler, hesapsız kalmayacaktır elbet,
Bir gün yerini bulacaktır, hak ve adalet.
09.08.2007
Karahacılı Köyü
Çekerek
İSTANBUL GECELERİ
İstanbul’un sessiz geceleriyle konuşurum,
Hafifçe esen rüzgâr beni dinler, gülümser,
On beşini tamamlamış ay, bana kaş eder
Ve etrafın karanlıkları benden bahseder…
Gökyüzü; gecenin yarısında masmavi,
Hafifçe kulaklarıma gelen araba sesi,
Minarelerin ışıkları yükselir göklere,
Karanlıklara korkusuzca verir nefesi…
Gece; köpekler dolaşır caddelerde,
İştahla çöp yığınlarını eşeleyerek…
Karınlarını bir dem doyurabilmek için,
Koştukça koşar karanlıkları yırtarak...
Gecenin geç saatlerine kadar insanlar,
Buldukları temiz havanın tadını alırlar.
Sakin bir kafa, pisliklerden uzaklarda,
Kalpler, uyurgezer olmuş sokaklarda.
Hayatımızda zam durakları vardır,
Yolcularımız, buradan inip binerler,
Yığın yığın, yığılarak birbirlerine,
Ayakta güçlükle durabilirler...
Gece yürümek mi? Güzel olurdu,
Ah! Şu denizde martıları izleseydim,
Denize yay gibi nasıl süzüldüklerini,
Balıkları iştahla nasıl kaptıklarını.
Ben, kendini yargılayan bir adam,
Gece ıssız, ağlayan sokak ortasında,
Karnını dizlerine acıyla çekerek,
Oturaklarda sabahlayan adam…
Tepemizden boşanır şu beyaz şelale,
Rengârenk yükselerek değer göklere…
Kaybolurum, o renklerde renklenerek
Ve duygularımı denizlerde yüzdürerek…
Ah dostum İstanbul! Canım İstanbul!
Seninle gecelemek ne güzel! Ne güzel!
Seninle ağlayıp seninle gülmek ne tatlı!
Dertsiz caddelerinde, ıssız köşelerinde…
Keder yüklü geceler, benim can dostum,
Dertlerimi anlatacağım, tek sırdaşım.
Sen arkamdasın ya! Boş ver gerisini,
Kaçırmayalım Temmuz akşamının neşesini...
19.07.1997
İstanbul
KABA YEL
İliklerimize kadar buz tutarız,
Seninle ılık bir sıcaklık duyarız.
Dokunduğun karları eritirsin,
Dereleri önüne katar seğirtirsin.
Seninle bulutlar dağlardan dağlara,
Uçuşur durur, ormandan ormana…
Peşinden koşan tozlar sessizce akar,
Yağışlar önünden hızla kaçar,
Çatlamış dudaklara,
Kuruyan gönüllere,
Merhamet yüklü sevgiler saçar.
Göz çukurları seninle sevinir,
Dağlar, taşlar seninle devinir,
Tozlar, dumanlar seninle dans eder,
Ruhunda ılık ılık çiçekler açıp gider,
Çiğdemler seninle bahara merhaba der,
Su sesleri seninle olur derbeder…
Arılar kovanlarından göklere uçar,
Karıncalar, uçsuz bucaksız yollar yapar,
Kanım seninle şaha kalkar,
Dalga dalga, boy boy uzar,
Sevgi tomurcuklarım yerinden fırlar,
Seninle açığa çıkar, kaybolan sırlar,
Senin bir okşayışın bana hayat verir,
Seni seven gönüllerin kalbinde erir.
22.03.2008
Akdağmadeni
KABİR CENNETTİR
Açlık yaklaşmandır, sevgine layık olana,
Fakirin sofrasından bir bardak su bulana,
Gözyaşı nelere şahit olur soğan kabuğuyla?
Baharın nurunu beklerken hak yolda solana.
Ayrılık unutturur sanmıştım, ilaç demiştim,
Yanılmışım, unutmuşum sevdalı benliğimi.
İçimdeki fırtınalar susar, diner sanmıştım,
Lakin kör sokaklarda yitirdim dinginliğimi.
Sevgim bir çağlayan gibi hiç dinmeyen,
Daima bana bakan ve beni selamlayan,
Kırmızı kanımın rengi gibi akıp duran,
Benmişim, yalnızlığımda beni anlayan.
Sorularım hep cevapsız, bense durgunum,
Serap denizinde kürek çekerim, yorgunum,
Balıklar; sevinç ve neşe yüklü derinliklerde,
Okyanuslarla bulutlar kucaklaşır ufuklarda.
Ölmek güzel nimettir, ölmesini bilene,
Salih amel işleyip de Allah’a kul olana.
Bilesin ki kabir cennettir ötesi de öyle,
İhlas ve imanla dinine sımsıkı sarılana…
19.12.1999
Üçkaraağaç Köyü
Akdağmadeni
KALBİMİZİ BEYAZLATALIM
Güzelliklerin beyazlığını içinde barındıran,
Soğukla kardeş olup, onunla el ele dolaşan…
Yüksekleri ve ormanları seversin beyazlık!
Sen, üşüyen yüreklere kamp kurarsın yazlık,
Sen, her kış ormanlarımı gelin gibi süslersin,
Derdini unutup kışın ayazında bile gülersin,
Her ağaç; senin beyaz gelinliklerinle süslenir,
Özgürlük şarkısını okuyarak dünyaya seslenir,
Sen, dünyaya enfes güzelliklerini sunarsın,
Aşkın ateşinde sevgiyle yandıkça yanarsın…
Beyaz: Temiz, arı, bereket demektir ruhumuzda,
Biz, bu beyazlığa teslim oluyoruz ebedi hayatta.
Dumanınla, nefesinle, ruhunla bembeyazsın,
Rabbim senin ilahi kaderini bu fakire yazsın.
Sokaklarında, caddelerinde kokuşmuşluk yok,
Edepsiz insanlar yanında çırılçıplak açılamıyor,
Günahın derinliğine saçıldıkça saçılamıyor,
Sen, edepsizliğe izin vermezsin, veremezsin,
Sen, haramı sevmezsin, sevemezsin,
İlahi emrin gereği kibire bürünemezsin,
Sen, verilen emri kusursuz yerine getirirsin,
Toprağın derinliklerine, sularını indirirsin,
Ağaçların, bitkilerin hücrelerinde dolaşırsın,
Denizlere inip, gemileri yüzdürürsün,
Sana muhtaç gariplerin yüzünü güldürürsün,
Buharlaşıp dolu, yağmur, duman olursun,
Kendini aşka bahçesinin yüreğinde bulursun,
Sonunda yine kendi kimliğine bürünerek
Beyaz kar olup, üzerimize lapa lapa yağarsın,
Hu hu diye boncuk boncuk göklere ağarsın.
Kanlarımız senin sevginle ısınır,
Yüreğimiz senin nefesinle serinler.
Sen olmasaydın bilemezdik sıcağın kıymetini,
Gökten ilahi nur ile inen aşkın heybetini…
Her şey zıddı ile kaimdir ilahi emirde,
Nice çelikler saklıdır, paslanmış demirde…
Sen, Allah’ın vermiş olduğu emri işlersin,
Paslanmış kalplere sevgi tohumları ekersin,
Taş kalplilerin yüreklerinde buz kesiyorsun.
Dağların doruklarına çadırını kurarsın,
Dünyada akıllı insan var mıdır diye ararsın,
Sen, yazları zirvelerde ulaşılmaz olursun,
Kutuplardaki yorgun buzullarınla
Dünyamızın can, kan damarı olursun.
Hayat fışkırır senin yüksek dağlarından,
Ovalara, yaylalara, kasabalara şehirlere
Sen, yüce yaratıcının en güzel nimetisin,
Bütün insanlığın tükenmez ganimetisin.
Senin nurun kalbimizi beyazlatmadıkça,
Senin çığların altında kalacağız,
Senin nefesin ruhumuzu ısıtmadıkça,
Senin soğuğunla donacağız…
Gelin; bize verilen nimetin kıymetini bilelim,
Kalplerimizi karla sonsuza dek beyazlatalım…
22.10.2006
Akdağlar/Akdağmadeni
KARABAŞ
Bir karabaş vardı,
Sempatikti, sevimliydi,
Sahiplerini çok severdi,
Sadakati dillere destandı,
Aile bireyleri hep birlikte
Mutlu mu desem mutlu yaşardı…
İki aile, bir çatı altında toplanmıştı,
Ailenin biri öksüz çocuklardandı,
Çocuklar küçüktü; aş, ekmek yoktu,
Üst başları per perişandı,
Anne tek başına ne yapabilirdi?
Geçim sıkıntısı ayyuka çıktı…
Aileden biri gitti yâd ellere,
Derken diğeri de uçup gitti.
Ekmek parası kazanmak kolay değildi,
Köyde iş yeri, arazi yoktu,
Çoluk çocuk ekmek, aş istiyordu…
İki ihtiyar kaldı;
Koca evde tek başlarına,
Bir de sadık Karabaş…
İhtiyarlar, hastalandı ve daha da yaşlandı,
Oğulları gurbet ellerde yalnız bıraktı,
Yaşlı anne, baba bakıma muhtaçtı,
Orası koca şehirdi…
Günün birinde götürdüler ihtiyarları,
Karabaş kaldı, koca evde tek başına,
Karabaş’ı da götüreceklerdi,
Ancak köpek için yer uygun değildi…
Sahipsiz evin sahibi Karabaş’tı,
Üzgün üzgün bakan evin kapıları kilitli
Pencereleri, çerçeveleri demirliydi.
Bahçeleri susuz, ahırları hayvansız,
Tünekleri tavuksuz, civcivsiz,
Koca ev ıssız mı desem ıssızdı…
Hasret yüklü Karabaş’ı gördüm,
Günler sonra tek başına,
Evin etrafında derin düşünceli,
Beni görünce silkindi,
Sevinçle doğrulup ayağa kalktı,
Umutsuz adımlarla pınara yaklaştı,
Şarıl şarıl akan suya baktı,
Suyunu içti, kana kana,
Deli divane oldu yana yana…
Islak gözleriyle bir gölge buldu,
Kulaklarıyla etrafı selamladı,
Başını bir kaldırdı, bir baktı,
Kimsesiz evin geçmişine aktı:
“Siz gittiniz, ben gidemedim ha!” dedi,
Ağladı ağladı, hem de hıçkıra hıçkıra,
Gözyaşları sel olup aktı,
Bir o tarafa, bir bu tarafa koştu,
Sahiplerini aradı aradı,
Ancak umduğunu bulamadı,
Çivi misali saplandı kaldı,
Evin tahta kapısına,
“Beni buradan ölüm ayırır.” Dedi.
Kıtmir gibi derin uykulara daldı…
Köpeğin sadakati, beni çok duygulandırdı,
Gözümün yaşını bir kez daha sulandırdı.
Köpekler kadar sözümüze sadık kalamadık,
Köpekler kadar özümüze sadık kalmadık,
Çoğumuz; annemizi, babamızı yalnız bıraktık,
Ya da utanmadan huzur evine yolladık,
Onların hayallerini, umutlarını yaktık…
Onlar, bizim çocuklarımızla ümitliydiler,
Torunların cıvıl cıvıl sesleriyle mutluydular,
Geçmişleri, gelecekleri bizdik,
Oysa! Oysa biz ne yaptık?
Onları dibi görünmedik bir suya bıraktık.
Sonunda çektikleri maddi, manevi acıya
Timsah gözyaşları akıttık…
Gözyaşlarımız, onların susuzluğunu gidermedi,
Aksine onları boğdukça boğdu,
Onları dürdükçe dürdü,
Onları üzdükçe üzdü,
Sonunda hasret yüklü kalp dayanamadı,
Tabutla kucaklaştı,
Onların çocukları, torunları artık kara topraktı…
Şüphesiz Allah’tan geldik yine Ona dönüyoruz,
İlk yaratılışımızdaki toprakla kucaklaşıyoruz.
Yaratıcının takdir etmiş olduğu ömür bu kadardı,
Her canlı için acısıyla tatlısıyla bu hayat son bulacaktı…
27.08.2006
Karahacılı Köyü
Çekerek
KARANLIKLAR AYDINLIK OLUR
Acımasız beton yığınları arasında,
Zorda kalan bir kedinin feryadı,
Horoz seslerini bastırıyordu,
Gecenin düğümlendiği bir anda…
Hilal korkuyla gizlenmiş,
Meydan karanlıklara kalmış,
Yıldızlar at koşturur,
Güneşten uzak vadilerde,
Koyunun olmadığı yerde,
Keçiler kendilerini
Abdurrahman Çelebi zannedermiş.
Büyük karmaşık şehirlerde;
Araba çığlıkları hiç susmaz,
Eksoz dumanlarını kusarmış,
Uykudaki masum insanlara…
Hırsızlar çetesi köşe başlarında,
Başlarsa masumların savaşında,
Kimini uyku tutmaz, sıcacık yatağında,
Can yongası iki dudağın arasında…
Kimi hayal kurar, kuş tüyü yatağında,
Kimini aşk sımsıkı tutar bırakmaz,
Gecelerini ağlatır, uzatır da uzatır,
Sabah bir türlü kapıları çalmaz,
Garibimin yüzü hiç gülmez…
Kararsızların kararsızlığı yok mu?
Hep borsayı alabora eder,
Tarladaki tohumun hesabını,
Toprak uyanmadan satar…
Kimi topraklar ansızın,
Bir baskın bekler geceleri,
Depremin salladığı şehirler,
Korkuyla uyumaz çadırlarda.
Şöhretler, şehre inemez korumasız,
Masumlarsa ayağına ayakkabı bulamaz.
İnsanlar, umutsuz umutsuz dolaşır,
Kendine çeken hayal vadilerinde…
Ölümün sıcaklığını görürüm,
Kanatsız köprüler altında.
Sahte iltifatlar, kararmış ekranlar,
Emniyetsiz sokaklar,
Tütmeyen hüzünlü ocaklar…
İntihar sesleri yükselir,
Her gün asma köprülerde,
Gönül köprüsünün örenlerinde…
Kimileri yok olmanın endişesiyle,
Kimileri şöhretin sarhoşluğuyla,
Ruhun altındaki beyni görmeyerek,
Kendini suçladıkça suçlar…
Şehirler korkuyla köylere kaçar,
Köyler de şehirlere,
Köyde ağa olan, şehirde efedir,
Şehirde çete olan, köyde tefedir…
Sosyal sınıf ayrımı,
Piramitlerin tepesinden başlar,
Altta kalanın canı çıksın misali,
Kralımız öldü, yaşasın yeni kral…
Hak, adalet mi? Bırak bu boş lafları,
Bana paradan, makamdan
Ve doyumsuz isteklerden bahset.
Yağla yağlanmaktan,
Sigarayla dumanlanmaktan…
Adam öldürmek mi?
Onlara vız gelir,
Vahşet şerbetini içenler,
Vampirleşir kısacık yaşamlarında,
Cinayetler, faili meçhuller diz boyu,
Ölen neden öldüğünü,
Öldüren de neden öldürdüğünü
Hiçbir zaman bilmeyerek…
Kaf dağının arkasındaki devler
Ve Anka kuşları görünmezler,
Bir gün tepenize yuva yaptıklarını
Ve başakları yaktıklarını,
Kadın ve çocukları öldürdüklerini,
Aklınız önünüze akarsa görebilirsiniz.
Mısır ahalisinin sessizliği
Ve acımasızca köleleştirildiği,
Yere batası isyankâr gururları,
Boğazlarına geçirilen,
Firavun’un esaret halkası,
Esaret zinciri boğdukça boğar,
Arkasından zulüm işkence doğar.
Hürriyetten kaçmak,
Ta çukurun dibine kadar,
Esareti özgürlük diye yutturmak,
Piramitlerin gölgelerine yaslanarak…
Düşüncesiz beyinlerin,
Boş boğazlıkları yüzünden,
Çölde dolaşmalar dolaşmalar;
Gurur, kibir ve itaatsizlik,
Haktan kaçan yaban merkepleri misali,
Tevhidin yükselen tekbir sesleri,
Duyulmaz olur,
Mağaranın derinliklerinde…
Bütün bunlara inat,
Musalar, Harunlar bunu başardı,
İnancın azminden hiçbir şey kurtulamadı,
Unutma! Haktan kaçanları,
Kızıl denizler boğar.
Asanın karşısındaki,
En büyük silahlar,
Sessizce donakalır
Ve sahipleri hakkı tutar kaldırır,
Ötelerin ötesine gidebilmek için
Bataklık vadisinin ortasında,
Dev dev gemiler yapılır…
Geminin ruhunda sular yükselir,
Onunla insanlar yücelir,
Yüceler yücesine…
Karanlıklar aydınlık olur,
Gecelere set çekerek…
25.08.1998
İstanbul
KENE
Kurtçuklar bir vücudun özünü sarmışsa derinden,
Ahlak dersi vermesin kimse anlamsız kederinden,
Yalanın biri bin olmuş, dinlemez yürür üzerine,
Kan emmek için bir delik açar, silinmez yerine.
En doğru kendisidir, ilahi olanı çağdışı sayar,
Şeytan ve dostlarını sırtında gezdirir diyar diyar.
Kalp ve beyin olmuşsa, her daim nefsin esiri,
Seni başkalarına hep köle yapar, tutmaz tesiri.
Onların işi, yüce yaratıcıya hep isyan etmektir,
Nefsine uyup da şeytanın yolundan gitmektir.
Hak, hakikat yoktur, yalan yüklü heybesinde,
Kan emmek vardır, sahte maskenin gölgesinde.
Timsah gözyaşıyla zulmün değirmenine su taşır,
Taş döner, yaş döner, kaş döner, senin alnını kaşır,
Sen ki su bulamazsın çağlayan ırmağın ortasında,
Ağlar durursun çoraklaşan dört iklimin arasında…
23.03.2008
Akdağmadeni
KİLİT KİLİT
Ezanlar okundu bomboş camiler,
Rahmet anahtarları kilit kilit…
Göz göz olmuş parmaklıklar,
İğnenin deliğinden akar fezalar…
1990/Konya
KOYUN POSTU
Düşünmeden çalışmak var postun içinde,
Beyne fışkıran zehirli dumanlar ortasında,
Kurtlar gezer, koyun ve kuzu sürüsü içinde,
Sürülerse saplanıp kalır karanlığın ortasında.
Evim, okulum, yolum beynimde bitmez,
Beynimse çizilmiş kanunlar kıskacında,
Ben yürürüm, aklım peşimden gitmez,
Karar kılar, hakikatin tam da ortasında…
Gözümüz görür, beynimize ayna olarak,
Baktığınız şu dünya ise hep karmaşıktır,
Kılcal damarlarımsa halatlanmış olarak,
Bağlanır beyne, beyinlerse kapkaranlıktır…
Ak aklanmaz karayla karalar giymişken,
Siz bembeyazdınız ekinler biçilmemişken,
Başaklar çıkmadan, sapından sıyrılmadan,
İlahi kulpa sarılıp hak yoldan ayrılmadan.
Tarih döner, su akar, kafalar karma karışıktır,
Uyuyan millete düşman zehirli sarmaşıktır,
Basiretsiz Müslümana küfür zehirli akreptir,
Ders alan millete, tarih tekerrürden ibarettir.
Dünyayı gez, gör; kim, kimin dostu?
Geriye kalanlarsa hep koyun postu,
Etler paylaşılır iştahla yenir, post kalır,
Kavgalar ise posttan hemen sonra başlar,
Dost bildiklerin arenada birbirini haşlar,
Öyle bir kavga olur ki çiğ süt emmiş, çiğ et yer,
“Dünyanın bütün zenginlikleri sadece benim” der.
Bu kavgada basiretsizin ne başı, ne de tahtı kalır,
Kavga biter, post gider, sırtlan ise alacağını alır,
Ortalıkta hav havdan ve kemikten başka ne kalır?
1994/Konya
KÖHNE HAYATTAN
Kalk, uyan bu köhne hayattan!
Çok çektin, miskince yatmaktan.
Besmele çek yüzünü yıka, abdestini al,
Vazgeç artık uyurgezer olmaktan…
1991/Konya
KÖY ÇOCUKLARI
Tomurcuklanıp çiçek açar,
Etrafına mis gibi koku saçar,
Su gibi gönüllere akar,
Neşeyle okula koşar,
Sevgi yüklü köy çocukları…
Kravat yok, önlük yok,
Ayakkabı yok, pantolon yok…
Nefesleri toprak kokar,
Tezek kokar, çamur kokar,
Ağaç kokar, çiçek kokar,
Bal kokar, nur kokar,
Aşk kokar, sevgi kokar…
Soru sorduğunda yutkunur,
Ruh âlemini anlatamaz,
Bilir ama konuşamaz,
Dili susar, gözleri konuşur…
Kalbi derinlere gider,
“Orman” der, sözü derindir,
Ormanların içinde yüzer,
“Su” der, yutkunur,
Kanı, su kaynar buram buram,
Akar nehirlerden gönüllere…
“Süt” dersin,
Sütün içinden gelir,
Hayvanları sağar,
Sütü yoğurt yapar,
Yağ yapar, bağ yapar,
Bal yapar, sal yapar,
Çarşı ve pazarda satar…
Tarla eker, biçer,
Ürününü kalbine döker,
Yaylalardan, obalardan,
Soğuk sular içer…
İş eğitimi dersini,
Yaşayarak uygular.
Biz onlara yüksek notu,
Vermekten neden kaçınırız?
Ekmeğimizi onlar yapmaz mı?
Meyvelerimizi onlar toplamaz mı?
Yoğurdumuzu onlar yapmaz mı?
Balımızı onlar yapmaz mı?
Pekmezimizi onlar kaynatmaz mı?
Davarımızı onlar otlatmaz mı?
Yumurtalarımızı onlar toplamaz mı?
İneğimizi onlar sağmaz mı?
Ah benim sevgi yüklü köy çocuklarım!
Dersin en ala dersi,
Hayat Bilgisi Dersi bu değil mi?
Onları köy ve şehir kültürüyle,
Harmanlayıp kaynaştırmalıyız…
Okuma aşkıyla yanan köy çocukları,
Okumak için şehre inerler,
Peki, bir gün bile şehirliler,
Yaşamak için köye inerler mi?
Yürekten empati yapıp
Kendilerini onların yerine koyarlar mı?
Köy çocuklarını bağrıma basarım,
Okumanın yollarını,
Sonuna dek anlatırım.
Bitsin artık bu aristokratik yapı!
Hamurumuzda ve çamurumuzda,
Köy çocukları da bulunsun…
Onlar çok arıdırlar;
Yalanı talanı bilmezler,
Hep doğruyu söylerler,
Süslü püslü giyinmezler,
Oldukları gibi görünürler…
Kanaatkâr ve çilekeştirler,
İnsanlara tepeden bakmazlar,
Hak ve adaletten sapmazlar…
Masum duruşlu, ceylan bakışlı,
Benim köy çocuklarım…
24.12.2006
Akdağmadeni
KÖY ÖĞRETMENLERİ
Yılmadan yol alırlar,
Çileyle yoldaş olurlar,
Etrafına iyilik solurlar,
Çocukları çok severler,
Onlara anne, baba olurlar.
Eğitimin önemini bilirler,
İmkânsızlıklardan sızlanmazlar,
Hamurlarını güzel yoğururlar,
Tohumları iyi saçarlar,
Dağ, yayla, ocak başlarında,
Yarınların fidanlarını fidelerler…
Kuş uçmaz, kervan geçmez,
En ücra köylerde,
Kar yollarını kapatır,
Geçit vermez; günlerce,
Şehre inemezler…
At, araba bulunmaz,
Sarp dağlar geçit vermez,
Çocuklar, okula yetişemez,
Hastalar, doktora ulaşamaz…
İlim, irfan öğrenmek için,
Öğrencilerin her biri,
Bir dereden, dağdan gelir.
Hepsinin nefesi sevgi kokar,
Yağmur kokar, aşk kokar,
Her bir dağın çiçeklerini sunar.
Sobalı, sobasız sınıflar…
Kapılı, kapısız sınıflar…
Onların sevgileri,
Isıtır üşüyen sınıfları,
Kapatır açık kapıları…
Gülümsemeleri,
Yıldız, güneş ve ay olur,
Yarınları aydınlatır…
Benim çilekeş köy öğretmenim!
Ve onların duygu yüklü çocukları,
Bazıları size tepeden bakar,
Uzaktan küçük görünürsünüz,
Dağ da uzaktan küçük görünür,
Ama siz bir dünyasınız…
Hokkabaz insanlar,
Köy çocuklarını anlamazlar,
Sorunlarını ve yutkunmalarını,
Hiç ama hiç görmek istemezler…
Benim köy öğretmenim;
Vardan, yoktan anlar,
Hep kendini onların yerine koyar
Ve onlara yardıma koşar…
Ah bu yüksek dağlar!
Siz de öğretmenlerinizi çıkarın,
Tepelere, ovalara, vadilere,
Sevgi yüklü köylere
Ve engin şehirlere…
Umudun alabora olduğu,
Karanlık vadilerde,
Sevgili Öğretmenim!
Bir güneş gibi doğarsın,
Cehaletin nefesini boğarsın…
Benim çilekeş öğretmenim!
Benim emektar öğretmenim!
Sen kutsal bir görevdesin,
İlim, irfan, hak ve hakikati,
Öğretmekle mükellefsin.
Sen asla ayrım yapmazsın,
Sana uzatılan eli çevirmezsin…
İlim, fen, akıl ve tefekkür,
Din, ahlak, örf ve âdet,
Gizlidir, senin hamurunda,
İsteyenden hamurunu esirgeme.
Yağmur yüklü, köy öğretmenim!
Yağmurunu isteyenden esirgeme,
Ortalık kuraklık götürüyor,
Sen kurak gönülleri sula,
Sana layık olan da budur,
Senin sevgin gönülleri bir kere kuşatırsa,
İnsanlık koşa koşa gelecektir hak yola…
25.12.2006
Akdağmadeni
KURBAĞA SESLERİ
Okulum çok yakındır akan çaya,
Uzanıp da yüzer, yeşil düz bir ova,
Çiçekler sarmıştır çayı boydan boya,
Çayırlar şarkı söyler, boylu boyunca,
Rengârenk çiçekler, abanmış çayırlara,
Aşk sevgisi yayılmıştır bayırlara.
Güneşe bakar, durur yorulmadan,
Sevgi seli gönderir durulmadan,
Çiçekler, böcekler; kaş, göz eder,
Güneş onların peşinden gider,
Sevgi, mutluluk dünyasında,
Herkes muradına erer…
Güneşe bakarak gülümserler,
Hayata hep olumlu bakarlar.
Çayırlar arasına kıvrılarak yayılan çay,
Sessiz sedasız Rabbini zikreder hay hay,
Bütün mahlûkat, su ile hayat bulur,
Kurbağalar da bu âlemde mutlu olur.
Okulum, yüz metredir akan çaya,
Üşenmeden yol alırım yaya,
Kurbağa seslerini yudumluyorum,
Uzaktan uzağa,
Her teneffüs beni çağırırlar,
Canı gönülden bana “gel gel” derler,
Sevinç ve neşe çığlıkları,
Kulaklarımda yankılanır;
Viaai Viaai viaai viaai viaai…
Vırrak vırrak vırrak vırrak vırrak…
Koşuyorum yanlarına dayanamıyorum,
Onları kardeşlik kervanında buluyorum,
Sevinçlerimizi ve üzüntülerimizi,
Beraber paylaşalım diyorlar,
Hiç birbirlerini kırmıyorlar,
Balıklarla dost olmuşlar,
Kardeşlik sevgisiyle dolmuşlar,
Misafirlere cömertçe davranıyorlar,
Her canlıyı bağrına basıyorlar…
Suyun kenarına dizilen kurbağalar,
Yüce yaratıcıya hep şükran duydular,
Allah’ın yüceliğini,
Dünyaya haykırdılar,
Viaai viaai viaai viaai viaai…
Vırrak vırrak vırrak vırrak vırrak…
Saatlerce izledim suyun akışını,
İçindeki canlıların kalpten bakışını.
Kurbağaların yanında mahcup oldum,
İlahi tefekkürün eşsiz nuruyla doldum,
Utandım etrafımdaki insanlardan,
Ahireti alaycı konuşmalarından,
Yüce yaratıcıya isyan etmelerinden,
Kibirlerinden, tepeden bakmalarından,
Kendilerinden başkasını da yakmalarından,
Kulaklarını tıkayıp yalanları yalamalarından,
Saf ruhlu kurbağaları sinsice dalamalarından…
Oysa ne kadar da mutluydular,
Canlılar içinde hep kutluydular,
Bana güzel mesajlar verdiler,
Sevinçle muradına erdiler,
Onların dostluk mesajları,
Örnek oldu güzel imajları,
Kulağımda yankılanır sesleri,
Dağıtır gider kalbimdeki sisleri,
Viaai viaai viaai viaai viaai…
Vırrak vırrak vırrak vırrak vırrak…
Viaai viaai viaai viaai viaai…
Vırrak vırrak vırrak vırrak vırrak…
Mayıs 2007
Yukarı Çulhalı/Akdağmadeni
KURULUR MİZAN
Kar, dolu, yağmur; arkasından yağdırılır taş,
Düştüğü iğne ucunda; ne ayak kor, ne de baş.
İnsan için doğar; yeni bir hayat, yeni bir vücut,
Felâha erer, daima Rabbi için yapılan sücut.
Kaçışır insanlar; kardeşten, anadan, babadan,
İmandan nasipsizlere ateş tutuşturulur haradan,
Kıyamette amelini eline verir defterini yazan,
Anlarsın gerçekleri, fiillerini gördüğün zaman.
Dünyada az ya da çok yolculuk bitti, işte bitti.
Bir ömür; bitmez, tükenmez derken aniden gitti.
Ahirette, mükâfat ve cezan için kurulur mizan,
Orada belirlenir, senin âcizane durduğun hizân.
Mizanda amelin ağır ya da hafif gelme endişesi,
Delik deşik eder, demirin eti acımasız kaşıntısı,
Ruhu yakar gider, dünyanın sorumsuz yaşantısı,
Kalmaz yüzünde, solar mutlu günlerin neşesi…
Ebedi dönüşümüz kapısınadır Rabbimizin,
Kabul olmasını diliyoruz, âcizane duâmızın.
İnan ki amelsiz îman, meyvesiz ağaç gibidir,
Kökleri kurumuş, küflenmiş mantar gibidir.
Allah’ın ipine sarılmaktır, bizim asıl gayemiz,
Adâlet, hak, hukuktur gidilecek son hedefimiz,
Allah aşkıyla doldurmalıyız, kalbi durmaksızın,
İki dünya için de çalışmalıyız hiç oturmaksızın.
Konya/1991
MAKTA
Güzelim çam ağaçları
Arasından uzanan yollar,
Bitmez tükenmez,
Yolculuklar yapar,
Gönül saraylarına…
Kavaktan da uzun
Çam ağaçları,
Boylu boyunca uzanır,
Sarıçamlar, bakınca sararır,
Yaralanınca, gözyaşı döker,
Karaçamlar kesik başlara,
Şahitlik yapar
Ve karardıkça kararır…
Ormanlık köylerin insanları,
Makta için hazırlık yaparlar,
Hızar makineleri, maşonlar,
Nacaklar, keserler, baltalar,
Urganlar, sicimler; azıklar,
Sabah telaşı hızla başlar,
Kara kışta, baharda…
Güzelim ağaçlar,
Ormancılar tarafından,
Kurban edilmek için enenir.
Hücrelerinden ilim, irfan fışkırır,
Yazdığım kalem, kâğıt,
Okuduğum her kitap,
Hep onun armağanıdır…
Gelecek beyinleri,
Kötülükten uzak tutar.
Dağlardan fışkıran kokuları,
Evlerimize dalga dalga akar…
Masam, kitaplarım, kalemlerim,
Hep ormanın kokusunu taşır.
Yol boyu kesilen çam ağaçları,
O kadar çok yığılmış ki!
Günlerce, yanlarından geçtim,
Onların o masum bakışları,
Beni çok duygulandırdı,
Hıçkırıklarla ağlattı,
Çok mu desem çok kesilmişti,
Ölüler gibi yerlere serilmişti.
Ormanların yok edilmesi,
Kahrediyordu beni…
Ya o kasıtlı çıkarılan,
Orman yangınları,
Beynimizi, kalbimizi yaktı,
Közü hâlâ kalplerimizde,
Yakar, durur bedenimizi.
Bu yok oluşlara,
Neden duyarsız kalıyoruz?
Bize oksijen depolayan,
Hayat sigortamızı,
Neden yok ediyoruz?
Yeşilim çam ağaçları,
Bana kızgın ve öfkeli,
Bense mahcubum onlara karşı.
Ağaçları korumaya ne kadar çalışsam da,
Benden kaynaklanmayan sebepler,
Beni de yakıp yok ediyor orman gibi.
Ağaçlar; Rabbimizin bize verdiği,
En büyük nimetlerdendir,
Bu nimetlerin kıymetini,
Neden bilemiyoruz?
Maktada ağaçları enerken,
Daha dikkati olalım,
Daha çok para kazanacağız diye,
Güzelim ağaçlara kıymayalım,
Para hırsımız, ormanları yok etmesin,
Ağaçların üzerine,
Şefkat kanatlarını açalım,
Gözyaşlarına ve yok oluşlarına,
Asla seyirci kalmayalım…
Güzel ormanım! Canımsın, ciğerimsin,
Oksijenimsin, kanımsın, nefesimsin,
Sana yan bakanı, kalbimden sökerim,
Seni ise kalbimin derinliklerine ekerim…
18.03.2007
Akdağmadeni
MARTILARIN SAZLIĞI
Küçük Çekmece Gölünün sazlığı,
Beni Ağustos ayında misafir etti,
Yanı başımdan akan lağım kanalı,
Gölün gülen neşesini bozamadı.
Göl masmavi, gökyüzü masmavi,
Lağımların kılcal damarları,
Kalbin güzelliğini bozamadı.
Bu akşam güneş batmaya yüz tuttu,
Şehrin karamsar sarartısı,
Mavilikte yüzmeye başladı.
Yüzlerce, binlerce, milyonlarca martı;
Vırrık Vırrık Vırrık, sesleri arasında,
Göl, deniz, kara, hava kirliliğine,
Kanatlarıyla başkaldırdı…
Yangınlara, damla damla su taşıdılar,
Göle bir nefes hayat verebilmek için
Bulutların maviliğini yudumladılar.
Martılar, öyle süzülüyorlardı ki
Kötülükten uzak temiz kalpleriyle,
Öksüz sazlığa can veriyorlardı…
Uçakları görüyorum, uzaktan uzağa,
Gökyüzünün özgürlüklerini taşıyorlar pistlere,
Denizi yol edinmişler martılarla
Sevinç çığlıklarını, martılardan dinliyorum,
Sazlıklar, martılarla çok daha mutlu,
Mavilikler sevgi yumağı ile daha umutlu.
Hilal; beni gözetliyor tam tepemde,
Çocuklar mutlu kendi dünyalarında,
Çekirdek çıtlatıyorlar, martıların gölgesinde,
Onlarla coşuyorlar, gölün maviliğinde…
Masum duyguları, martılarla birleşince,
Sevinçten göklere uçuyor Küçük Çekmece.
Çocuklar, maviliklere o kadar dalıyorlar ki
Kayboluyorlar bulutların üzerinde.
Çekmece Gölüne akan atık sular,
Gölün güzelliğini ikiye ayırmış,
Bir tarafta hayat cıvıl cıvıl akarken,
Diğer tarafta ölüm kâbus olmuş…
Gelin! Bu atık suları,
Maviliklere bulaştırmayalım,
Orada yaşayan bin bir türlü canlıyı,
Bilinçsizce zehirlemeyelim...
Canlıların yaşamı bizim yaşamımızdır,
Akan berrak suları ise kanımızdır.
Onları bağrımıza iyice basalım,
Bu güzel doğaya sahip çıkalım…
Sazlıkları, martıları, kuşları,
Balıkları, börtü böcekleri, karıncaları…
Bıkmadan, usanmadan yaşatalım,
Sevgi bulutlarından yağmurlar yağdıralım,
Dünyanın karanlıklarını, onlara kapatalım.
Bütün insanların kardeş olduğunu bilelim,
İlâhi emrin adaletine, teslim olalım…
Bak! Martılar, sazlıklar dünyasında,
Ne kadar da mutlu ve sevecen…
Yüce yaratanını, nasıl da tefekkür ediyorlar,
Sünnetullaha tereddütsüzce teslim oluyorlar…
Bin bir canlı, yanı başımda umut saçıyor,
Hayat mutlu ve karmaşık devam ediyor.
Dünya ısınıyor, hayat kirleniyor,
Küresel ısınma yuva yapıyor,
Kirli insanlar, yanı başımda,
Senden bir adım atmanı istiyor,
Ben yazarken, martılar konuşuyor,
Bütün dünya susup, martıları dinliyor…
20.08.2007
Esenyurt/İstanbul
MERDİVEN
Ürkek ceylan gibi
Sekerek bastım tahtaya,
Çözmek istiyordum,
Dikenli teller arasında,
Hüzünlü kalbimle
Tahtanın arasındaki bağı,
Ayağımın birini attım basamağa,
Diğeri takıldı, duygularıma.
Yokladım, merdivenin zeminini,
Bulmak istiyordum, en eminini…
Durdum, bekledim ilk basamakta,
Çatırtılar gelmeye başladı,
Çiviyle tahtanın ilk ulağında,
Yumak yumak olan ses yığını,
Çınlıyordu, kulağımda…
Merdiven ki, ilahi semaya açık,
Sen, çıktıkça basamaklar artar,
Sonsuzluk sonsuzluğuna doğru,
İyi niyetli sağlam adımlar,
Yanlış da atılsa,
Terazi sevap tartar…
Kalbin derinliğine çakılan tabiatın ağı,
Etle toprağın yoğrulduğu hayat bağı,
Basamakları yorgun argın beklerken,
Merdivende eriyordu, ruhun saf altını…
Aklın cenderesinde bir yol var ki
Alçağa, yükseğe penceresi olan,
Semanın ilahi derinliğiyle kucaklaşan,
Fezalar fezasının boşluğunda,
Rabbine kavuşma arzusu iliğinde,
Çöreklenmiş, kalbin derinliklerine,
Bir damla su geçirmemiştir üzerine…
Kur’an ve Sünnet çizgisinin dışına taşan,
Ümitsizlik vadisinin pençesinde dolaşan,
Yırtınırcasına çırpınır da durur,
Bir an kurtulabilmek için
İnsanlığını bırakır da kudurur.
Nafiledir hakikatin dışındaki sözler,
Derken kendini ansızın,
Tabakaların en altında bulur…
İnsanı insan yapan, aklı ve dini,
Dinsiz akıl olmaz, akılsız da dini…
Merdivensiz karanlık yollarda,
Perde çekilir, gören gözler kör olur,
Yağmur yerine taş yağar,
İnsanı imansızlık boğar…
Rabbimin ilahi kudretiyle
Rızklar biter, otsuz çöpsüz yerde,
Çare olur merhemsiz derde…
Gözlerine çakılır inkârcının,
Nebatların kuru sapları,
Hakikatin değişmez okları…
Fakir boğazına düğümlenen bir lokmayla,
Zâlimce öldürülür, merdiveni başında,
Ölse de kalsa da, onun yücelmiştir yeri,
İlahi merdivenle adaleti getirecektir geri.
Zalimin boğazından geçen bir yudum,
Helâl olmadığı için zehir zemberek olur,
Nihayetinde hak ve adalet yerini bulur.
Hakla batıl apaçık ortadayken,
Dile merdivenleri basamakla,
Dile aşağıların aşağısını kucakla,
İkisi de yoldur, çalışıp da varana,
Kabir cennettir, hak yolda durana.
Gönül devranı her daim döndükçe,
Can yongası umutla ışıl ışıl yandıkça,
Hakla batıl mücadelesi sürecektir,
Hakikat batılın tefini dürecektir.
Sen uyursan beyhude hayatında,
O zaman sana dar olur cesedin,
Ruhunun karanlık otağında,
Hakikat kalbine ulaşamaz,
Cehennem çukuru durağında…
Ders alıp da hatalarından uslanmayana,
İlâhi merdiveni görüp de tırmanmayana,
İki cihan da dar olur, imanı kucaklamayana.
Manevî bir merdivenden bahsettik,
Seni yaratanına yaklaştıran,
Şeytan ve dostlarından uzaklaştıran,
Zor ama başarılmaz olmayan…
Etrafı çevrilmiş, dikenli teller ile
Ve dünyanın sahte rüyaları ile
Gözünü yum ve ilk adımını at,
Gel sen de merdivenin güzelliğini tat,
Allah’a gerçek bir kul olarak,
Adımını çekinmeden merdivenle,
Hiçbir kimseden korkmayarak…
Mart/1992
Konya
MEVLÂNA SAĞ OLSAYDI
Akşamla yatsı arası,
Süzülüyordu gökten lamba sarısı,
Eksilmişti, çıplak ruhlu ayaklar
Ve onları aldatan dilbazlar,
Mevlâna Türbesi ve Selime’ye,
Artık rahat edebilirdi, gece yarısı.
Üzüm üzüm parlayan lambalar,
Etrafına aydınlıklar saçıyordu,
Gökteki yıldızlar ve dahası,
Onun uçsuz bucaksız seması,
İlahi bir nizam taşıyordu…
Ruhsuz yığma kalabalıklardan,
Tek tük sıyrılan insanlar,
Gece yarısı, huzur arıyordu…
Türbenin etrafında duâ edenler,
Eş arayanlar, çocuk isteyenler,
Para, mal, mülk, mevki isteyenler,
Karıştırmışlardı, abdla mabudu,
Kimi diz çökerken türbenin önünde,
Kimi de kucaklıyordu tabutu…
Şüphesiz Mevlâna sağ olsaydı,
Bu hâle bakıp aylarca ağlardı,
İslam'ın ruhuna aykırı duâ özlemi,
Rabbine ulaşmaz, el altında kalır,
Tevhidden uzak insan havasını alır.
Parayla şöhretin mahallesinde,
Ziyaretler ziyaret olmaktan çıkmış,
Türbeler bile bu durumdan bıkmış.
Bizim; Bektaşiler, Mevlanalar, Yunuslar,
Bu halleri görseler, asla dayanamazlar,
Şirkin fütursuz putuna asla boyanamazlar…
07.07.1992
Konya
MİNİK KUŞUM
Sevinçle seke seke geçti çakıl taşlarını,
Suyun derinliklerine uzattı bakışlarını,
Balıkları süzdü, kokladı enfes nakışlarını,
Bir baktı, bir durdu, bir su içti, minik kuşum.
Ortalık sıcaktan kavruluyordu, çakıl taşları da
Kumsa ateş çemberiydi akan ırmak kenarında,
Minik kuşum yorgun, su bezgin ateş kenarında,
Bir baktı, bir durdu; bir su içti, minik kuşum.
Söğüt dalları şemsiyedir sıcaktan yananlara,
Su hayattır kendisine yürekten ulaşabilenlere,
Güneş enerjidir, altında bir dem durabilenlere,
Bir baktı, bir durdu; bir su içti, minik kuşum.
Kanatları rengârenk olur yüreği sevindikçe,
Mutluluktan hep uçar bir yudum su içtikçe,
Kendine güzel hayatı bahşedeni zikrettikçe,
Bir baktı, bir durdu, bir su içti, minik kuşum.
Minik kuşum, sevgi elini uzattı sevenlere,
Kardeşlik barışı yaptı, sözünde duranlara,
Teşekkür etti, Rabbini içten zikredenlere,
Bir baktı, bir durdu, bir su içti, minik kuşum.
15.08.2006
Çekerek Irmağı
NAMAZ KILARIZ
İstikbâl-i Kıble, Vakit,
Niyet, Setr-i Avret,
Hadesten Tahâret,
Necasetten Tahâret,
İftitah Tekbiri, Kıyam, Kıraât,
Rükûu, Secde, Tahiyyât,
Yüce Allah’ım! Kıldığımız
Bütün namazları kabul et.
Namaz bil ki dinin direğidir,
İbadetlerinse gereğidir,
Müminlerin içten emeğidir,
Gönüllerimizin bebeğidir.
Vaktinde namazları kılarız,
Ona salatüsselam veririz,
İlahi aşk yolundan gideriz,
Sonundaysa hep duâ ederiz.
Abdestimiz' güzelce alırız,
Kıblemize doğru yöneliriz,
Ellerimizle tekbir alırız,
Allah’ın divanına varırız.
Oturuşta tahiyyat okuruz,
Rabbimize içten yalvarırız,
Alnımızı secdeye koyarız,
İlahi aşka iyce banarız.
Namazları güzelce kılarız,
Günahlardan iyce arınırız,
Gönlümüzü semaya açarız,
Âleme güzellikler saçarız.
Kıyamda hep ayakta dururuz,
Aşkla içten rükûa eğiliriz,
Her rekâtta secdeye varırız,
Sonunda ise selam veririz.
11.6.2007
Akdağmadeni
NEDEN DİNMEZ?
Kalbimdeki fırtına, neden dinmez?
Sükûnet bana, neden acır?
Korku benden neden kaçar?
Hayallerim beni neden takip eder?
Rüyalarım neden uykularımı süsler?
Sevdiğim bana neden uzaktan bakar?
Dağlara çıkarım, dağlar yan bakar,
Kar, soğutmaz beni, fırınlara atar,
Yağmur, gözlerime yaş vermez,
Muson ikliminde…
Güneş beni yakıp kaynatır,
Çöllerde serap aratır,
Yağmurlara hasret bırakır…
Dava benden kaçar,
Ben ise onu kovalarım,
Piramitlerin arasında…
Yakınlarım neden uzaklaşır?
Uzaklarım bana yakınlaşırken.
Mekkeleri, Bedirleri, Uhutları…
Neden hep kitaplardan okurum?
Gecekondunun yüksek refahını,
Neden göremem?
Hangi dala elimi uzatsam,
Elim hep takılı kalır havada,
Dallar hep kırılır, basamak basamak.
Ay yüzlü güzeller,
Neden sabahlara kadar uyumaz?
Sevgi ateşi, sizi hiç yaktı mı?
Gecenin derinliklerinde,
Ateş yanar mı yanar içinizde.
Yaşama sevinci olmayan sabahlar,
Hiç aydınlanmaz içinizde...
Gidilecek tek bir yolum var,
Hakikatin aydınlığında,
Ümidim olduğunu anladım,
Saf, aydınlık ruhumla…
Başımdaki siyah ve beyazlık,
Ruhumun saf altınını erite erite savaşır,
Yorgun bedenimi incitmeden,
Yılları saklayan, anlamlı gözler,
Ağlasa da içi hep güler derinden derinden.
Ufak bir kıl, ete giren tırnak,
Haktan uzak vadilerde,
Kendini öldüren bir ok, kılıç olur,
Düşüncesiz beyinlerde…
Kendimi kendime şikâyet ediyorum,
Günün birinde yine kendi derdimi ben anlıyorum,
Oysa onlar, anlamıyorlar beni,
Yalan yanlış dolgularla doldurup beni,
Sürüyorlar cemiyetin yobaz ellerine.
Bedenim, onların ellerinde tutsak,
Ruhumsa o kadar cesur ve bağımsız,
Tutsaklar dünyada kalır,
Bağımsızlar ebediyete uçar.
Etrafınız hep yapmacık hareketlerle dolu,
Sıkılırsınız, sıkıldıkça sıkılırsınız,
Kimin umurunda, sizin düşünce ufkunuz?
Konuşmak, düşünmek ve yaşamak yasak,
Siz yaşıyorsunuz, ruhunuz yaşıyor mu?
Şu ikiyüzlü münafıklar dünyasında…
25.05.1999
Üçkaraağaç Köyü
Akdağmadeni
ÖZGÜRLÜKLER ÜLKESİ
Halkın iradesi,
Halk istemese de
Siz belirli sahada
Top oynamak zorundasınız,
Başka bir sahada oynayamazsınız,
Sizin kaderiniz bu,
Bu sahada top oynamak…
Onda değişiklikler yapamazsınız,
O değişiklik istemez,
Sizin isteğiniz o olmalı,
Onu düşünmek bile suç,
Hiç kimse istemese de.
Burası özgürlükler ülkesi,
Bu kurallara uymak zorundasınız,
Yoksa ayakta duramazsınız…
Burada insanlar, tek tip büyümeli,
Tek tip giyinmeli ve konuşmalı,
Yoksa yasalar boğar,
Kükreyen boğazınızdan
Bir dem soluk gelmeyebilir.
Siz, özgür ve demokratsınız,
Çağdaşlığı yakalamak için
İşte saha, işte top,
Koş ve onu yakala;
Lakin yakaladığına,
Asla ve asla top deme,
Saha dar, çimler bozulmuş,
Sular hendeklere dolmuş deme!
Hendekten atlamak,
Sizin en büyük idealiniz,
Topal da olsanız,
Ben, topalım diyemezsiniz,
Ben, sağlam bir topalım demelisiniz…
Hep derler ki siz okumayın!
Okuyup da zengin mi olacaksınız!
Okuyanlar sanki çok mu müreffeh?
En iyisi siz, düşünmeyen bir halk olun,
Siz hiçbir şey düşünmeyin,
Başkalarının sizi düşündüğü kadar,
Onlar sizleri çok iyi düşünürler,
Enine, boyuna,
Düşündükçe düşünürler…
Burası özgürlüklerin beşiği,
Acaba bu beşik, sallanmayan
Ve mezara uzanmayan,
Ahireti hatırlatmayan,
Nefis putuna sarılıp
Heveslerin peşinden koşulduğu,
Dünyevi mutlulukların,
Allanıp pullanıp sunulduğu,
Hayali bir beşik mi?
1997/İstanbul
SAHİPSİZ SOKAKLAR
Sokaklar sahipsiz, tutanı yok elinden,
Ona sımsıkıca sarılacak yok belinden.
Alet edilmiş, düşmüş zalimlerin ağına,
Koştukça düşüyor, haydutların ocağına.
Ayak sesleri geliyor, ileriden geriden,
İliğimi tuttular, can alıcı ince deriden.
Birini kurtarayım derken gidiyor diğeri,
Seni satıyor, beş para etmez ki ciğeri.
Sokağımdan sessizce akan zehir suları,
Şehrimin karanlık şebekesiyle buluşur,
Sonra alkol gizlice hep eline alır yuları,
Bir yudum nefesinde, kanınla buluşur…
Mayıs 1989
İstanbul
SARARMIŞ YAPRAKLAR
Güzel ormanım, güzel ormanım!
Sararmış yaprakların eşsiz güzelliği,
Bizleri büyüledi ve büyüledi…
Sararan yapraklar, bir bir uçuyordu,
Sonsuzluk sonsuzluğuna doğru,
İlk adımını atıyordu...
Ormandaki yeşil yaprakların,
Daima uyarıcısıdır, sararmış yapraklar,
Ölümü hatırlatır, kararmış topraklar,
Hakikatleri korkusuzca haykırıyordu!
“Bakın! Bize gelen ölüm, size de gelecek,
Hiç kimse ölümsüz kalmayacak,
Biz, tek tek ölüyoruz,
Siz de buna hazır olun,
Gençliğinize, yeşilliğinize
Zenginliğinize asla güvenmeyin…”
İğne yapraklı ormanların hayatı,
Sarı yapraklarda gizlidir,
Onları hayata bağlayan kanın,
Tadı, tuzu ve biberidir,
Ormanı orman yapan,
İçindeki zenginliklerdir,
İnsanı insan yapan,
İçindeki güzelliklerdir.
Yaprağını döken ağaçlar,
Baharın dirilebilmek için,
Silkinir, gürler ve parlar,
Tomurcuk tomurcuk olur,
Yeniden yaprak olabilmek,
Çiçek açabilmek için…
Ölümle kardeştir, sararmış yapraklar,
İnsanları uyarır, her bakışımda,
Ormanın derinliklerine akışımda,
Görmek isteyen görür;
Ölüden dirinin, diriden ölünün
Nasıl ortaya çıktığını,
Ahiret meşalesini nasıl yaktığını…
Sararmış yapraklar da ormanları uyarır,
Mezarlıklarsa; içinde yaşayanları,
Gençliğimiz; güz olup uçup gider,
Ahirete inanmayanlar ise
Yalan dünyanın peşinden gider,
Ateş vücuduna yapışır da gider,
İnsanlık unutmuş, ölüm ve ötesini,
Boş götürmüş, ahiret heybesini.
Sararmış yapraklar!
Siz, benim en iyi öğretmenimsiniz,
Ebedi yolculuğumda,
Bana yol gösterdiğiniz için
Sonsuz teşekkürler size…
Şehrin karanlık sokaklarında,
Saçım dökülür, belim bükülür,
Nefesimin son basamaklarında,
Ömrüm çorap ilmeği gibi sökülür.
Sizin temiz havanız umut kokar,
Yüreğim sararmış yapraklara bakar.
Sararmış yapraklar!
Çilekeş hayat yolculuğumda,
Benim dostum ve sırdaşımsınız,
Beni hayata bağlayan yoldaşımsınız.
Sıfırın altına düşen sıcaklık,
Sararmış yapraklara,
Sonbaharını yaşatmadı doyasıya.
Ölüm soğukluğunu gördüm,
Sararmış yapraklarda,
Hepsi de tek tek ölüp düşüyordu yere,
Ölüm geldi mi bırakmazdı sizi bir kere.
Ecel de, bize böyle sessiz gelmiyor mu?
Çocuk, genç, yaşlı demeden;
Sevdiklerimizi, bir bir almıyor mu?
Biz, hâlâ bundan neden ders alamıyoruz?
Sararmış yaprakları, neden göremiyoruz?
Yoksa basiretimiz mi kapandı?
Dünya hırsı ve ölümsüzlük isteği,
İliklerimizde hâlâ neden dolaşır?
Bizse dünya hırsıyla kapkarayken,
Kanımız neden hep beyaz akar?
Sakal ve bıyıklarımız neden çıkmaz?
Yaşımız başımızı aşmışken…
İbret yüklü sararmış yaprakları,
Burnumuzun ucundayken neden göremeyiz?
Dünya hevesi kör etmiş gözlerimizi,
Söndürmüş umut yüklü közlerimizi,
Kadın, makam, şöhret, adaletsizlik
Ve ölümsüzlük iksirinden içirmişler,
Dünya putunu kalbimize geçirmişler,
Bizleri kendilerine kul, köle yapmışlar,
İhtişamlı ihtişamlı saltanatlar kurmuşlar.
Ölü ruhlar sararmış yaprakları hatırlayınca,
İnsanlar mutlaka kendine bir bir gelecek,
Sınırlı yaşamında, ölmeden önce ölecek,
Allah’a kul olduğunu yürekten bilecek…
11.01.2006
Akdağmadeni
SECDEM
Secdem, seccadem mezarımı kazarak,
Umutla beni bekler, kıyama kalkarak,
Dostlarım, bir yudum gözyaşı döker,
Kabrimin çukurları arasında kalarak…
Tabutum benden hızla kaçar da kaçar,
Kabrimde amelimle baş başa bırakarak,
Amelim cesedimin omuzlarından taşar,
Çukurlar bana hep ürkek ürkek bakar,
Umutsuz yüreğimden kanlı yaşlar akar.
İlahî secdem ile uyuması için asil na’şım
Dünyaya açılan penceremdir mezar taşım,
Kabrim cennet bahçelerinden bir bahçedir,
Ahiret âlemine açılan ilahi bir lehçedir,
Beni seven; bana üç İhlas bir Fatiha okur,
Bedenimi amelim ile ilmik ilmik dokur...
18.10.2007
Sazlıdere/Akdağmadeni
SIĞIRCIK
Tarlalardaki has ekinler hasat edilmiş,
Biçerdöverler, ekinleri yarıdan biçmiş,
Tarlalar boydan boya anızlarla dolmuş,
İsraf köşe bucakta diz boyu olmuş…
Eskiden tarlalar böyle mi biçilirdi?
Başaklar sapından böyle mi seçilirdi?
Tarlada ekinden kalmazdı bir parça,
Dökülenleri ise toplardı mini serçe.
Uçsuz bucaksız güzelim tarlalar,
Yazın ortasında neşeyle anılır,
Gün batımına doğru sığırcıklar,
Tarlalara boylu boyunca dizilir.
Ben deyim yüz bin, sen de milyon,
Yüksekten bize bakar yaşlı kanyon,
Sığırcıklar altın sarısı buğday tanelerini,
Öyle bir topluyor, öyle bir topluyorlar ki
Onlara bakarak oturdum, gıpta ettim,
Hamken oracıkta olgunlaşıp yettim.
Sığırcığın biri iniyor, diğeri kalkıyor,
Rabbinin emrine hiç karşı gelmiyor,
İsrafa asla kaçmıyor,
İnsanlar gibi savurup saçmıyor,
Kendine verilen rızka razı oluyor,
Gönlü engin tefekkürle doluyor.
Rızka o kadar inanıyor ki;
Acımdan öleceğim demiyor,
Ambara rızkını doldurmuyor,
Aç karnını gün be gün doyuruyor.
Akşam ezanı okunmadan,
Hepsi yuvasına dönüyor,
Rabbine verdiği sözü tutuyor.
Sığırcıklar tarlalara can veriyor,
Simsiyah örtüsü, parlayan gözleri,
Durmadan hakkı haykırır sözleri.
Onlarda ayın hilalleştiğini görürüm,
Hakla batıl arasına etten duvar örürüm.
Öyle bir muhteşem göründüler ki!
İçim kıpır kıpır etti…
Hafifçe esen poyraz,
İnsanların balkonlara oturmaları,
Yemek yemeleri, çay yudumlamaları,
İştahla çekirdek çitletmleri,
Ağustosun tadını sıcakta çıkarmaları,
Sığırcıkların eşsiz kanatları altında,
Aile fertlerinin huzur bulmaları…
Özlüyorum, özlüyorum, özlüyorum,
Yârimi gönül sarayından gözlüyorum.
Sığırcıkların havada kümelenmelerini,
Pıradan uçup daldan dala konmalarını,
Buğday tanelerini hızla toplamalarını,
Çocukken izlemeye doyamazdım,
Gökyüzünün hâkimi onlardı,
Akşam serinlikleri bayramdı,
Bu deli gönül sığırcığına kurbandı…
Kin ve nefretten uzak durdular,
Gelen haberin aslını astarını sordular,
Tarih boyunca hiç usanmadan,
Birlik, kardeşlik mesajı verdiler,
Hak sancağında muradına erdiler,
Çalıştılar, çabaladılar, yoruldular,
Sevgi ve barışın simgesi oldular…
Ben, onlardan bir parça oldum,
Mutluluk taşıyan kanatlarında,
Daldan dala kondum,
Ben de göklere uçtum…
Tefekkür dünyama daldım,
Onlar gibi rızkıma inandım,
Sığırcıkların kanatları arsında,
Fakiri, garibi karşılıksız kolladım,
Susuz gönüllere ise sevgi yolladım…
15.08.2007
Sorgun
SÖNER GİDER
Duâsız bir semaya kalkan eller,
Nursuz bir yüze karışan alınlar,
Aklını şeytana bağlayan beyinler,
Yağsız kandil gibi söner gider.
Dünya döner, ömür biter ansızın,
İpini çekemezsin ipsiz hadsizin,
Çukurda ruhu kaybolur nasipsizin,
Bitmez sandığın ömür erir gider…
14.12.1990
Konya
SU HAYATTIR
Hiçbir kimseye yalak olmayan,
Hiçbir kimseye yalakalık yapmayan,
Hiçbir zaman; oyunlara oyuncak olmayan,
Kızı alıp, papazı yere çalmayan,
Dedi kodu kulüplerinde sabahlamayan,
Yalancı sözcüklere yapışıp,
Başkalarının yüzüne apışmayan,
Hiçbir kimsenin arkasından;
Kötü plânlar, düzenbazlıklar kurmayan,
Yüzüne gülüp, arkasından kuyu kazmayan,
Olduğu gibi görünmeye çalışan,
Göründüğü gibi akıp giden su…
Vücudumuzun üçte ikisi değil midir su?
Kanım, canım, tenim, bakışım su,
Pislikleri, kirleri temizleyen su.
Kindar insanların kalplerine,
Bir damla su serpin,
Kararmış kalbin karanlıklarını yok edin...
Kıskanç insanların beyinlerini su ile yıkayın,
Kıskançlıklar; buhar olsun, uçup gitsin…
Yetişemediğiniz ete, ciğer demeyin,
Ciğerin ciğer olmasını değiştiremezsin,
Sen dünyayı tersine çeviremezsin,
Güneşi balçıkla sıvayamazsın;
Yüce Allah’ın adâletini, inkâr edemezsin…
Kendini suya bırak, su ile su ol,
Güzelliklerinle damarlarımıza dol,
Nehirle kucaklaş, denizle bayram yap,
Bırak putları, seni yaratan Allah’a tap,
Aşka susamış gönüllerimizi sula,
Arındır kalbini günahlardan,
Mutluluktan göklere uç,
Su gibi aziz ol, bulutlar arasında,
Su gibi aziz ol, dudaklar arasında…
06.11.2007
Akdağmadeni
ŞEHİDİM SENİN İZİNDEYİZ
Bir tomurcuktur, hep baharı bekleyen,
Mübarek ruhuna ilahi nizamı ekleyen,
Çiçekleri güldür, arının peteğinde,
Gönlü bağlıdır, vatanın yüreğinde,
Tadı baldır, düşmeyen dilimizde,
Makamı yücedir, Rabbi nezdinde.
Bu zulüm, işkence bir gün elbet bitecek,
Şehitler diridir, yaşayacak kıyamete dek.
Senin kanın sular, tomurcuk yüklü ağaçları,
Seninle yeşerir yurdumun güzel yaprakları.
Dalında şimdi yumak yumak çiçek açmış,
Şehidimin gül kokusunu dünyaya saçmış…
Şehitliğin tadını almayan ondan çekiniyor,
Onu tadınca, yüz bin kere ölmek istiyor.
Şehidim Dini İslam için verir canını,
Dava uğruna çekinmeden akıtır kanını.
Sizin yolunuz zirvedir; ulaşılacak en son,
Gel yiğidim, sen de bu şerefli zirveye kon…
Hedefi olmayana, ulaşılmaz görünür ora,
Aşılmaz engeller ezilir altında bağıra bağıra,
Allah-ü Ekber diye can boğazdan çıktı mı?
Bütün dünya tevhidi haykırır bağıra bağıra.
Yüksekten görürsün, ikiyüzlü insanların dramını,
Senin yanındayım deyip de ardından kuyu kazanı.
Sen, saf kalbinle aldanırsın düşmanın sihirli sözüne,
Sen, boşa bakıp durursun onun ihanet yüklü gözüne.
Geldi, geçti ömür; ya öyle, ya da böyle,
Haydi, tevhitle İslam’ın yüceliğini söyle.
Taşlı tarlada dilini zehirli yılan olmasın,
Hakkı haykıran gönülleri asla sokmasın.
Hakkı söylemek olsun, gönül dünyasında,
Hakikatten uzaklaşmasın bile rüyasında.
Şehidim; sen kurtuldun, biz ise hasret kaldık,
Dünyanın asılsız hülyalarına pek mi pek daldık.
Birliğimiz kaybolmuş, birbirimizi boğmaktan,
Yeni yalanlarla her gün yeniden doğmaktan.
Biz çaresiz tekerlek olduk köhne hayatta,
Hayat bizi eritiyor, biz de eriyoruz ocakta.
Şehidim senin izindeyiz, ölümü tadacağız,
Ruhumuzu senin ölümsüzlüğüne katacağız…
05.03.1992
Konya
TOZ DUMAN OLURSUN
Toplumun iyi niyetli, sağduyulu insanları,
Seslerini yutarlarsa bulanık havalarda,
Kurtlar şehirleri acımasızca basar,
Suçluyu paşa yapar, suçsuzu asar,
Koyunlar, kuzular hiç meleşemez,
En baba yiğit güreşçiler bile güreşemez…
Tavuklar; çöplükleri yuva edinirse,
Kümesteki civcivlerini unutursa,
Yağlar yumurtasız kalır, tavalarda,
Adaletsizlik uçuşur havalarda…
Bana değmeyen yılan dersen bin yaşasın,
Kendini bir gün bile yaşatamazsın,
Umut dolu dünyanı zindana atarsın,
Etrafına sahte mutluluklar saçarsın,
Bir yudum sevgiyi bile tadamazsın.
Kalbinden kan ve gözyaşı dökerek,
Zulme rıza gösterirsen bükülerek,
Hak senden nefret eder sökülerek…
Aydınlık; senden kaçar yaşamın boyunca,
İnsanlık ile arandaki bağı kuramayınca,
Dostun dost olmaz, düşmanın da düşman,
Gecen gece olmaz, gündüzün de gündüz…
Güneşi balçıkla sıvamaya kalkışırsan,
Ateşi seni eritir, buz dağlarının ardında.
Yıldızlar, gezegenler silkinir ayağa kalkar,
Sevgi dolu bulutların arkasında umut sarkar,
Ümidin bir damlasını bırakmazsan toprağa,
Toplum suyla, sabunla asla barışmaz,
Berrak suyun damarlarımıza karışmaz.
Toplumun iman yüklü bir çekirdeği olarak,
Eğer hakkı tutup kaldırmazsan,
Bâtıl atıklar, yosun tutar beyninde,
Şeytan gece gündüz yatar koynunda.
Rabbini ve Peygamberini tanımazsan,
Boşluğu, boş atıklarla doldurursun,
Ömrünü güz gülleri gibi soldurursun…
Kötüler içinde, rengini belli etmezsen,
Hak ve adaletin peşinden gitmezsen,
Arka sokaklarda toz duman olursun,
Bir hiç olarak karanlıklarda solursun…
Kur’an’ın emrini dinlemezsen,
Sünneti ilmik ilmik işlemezsen,
Şeytanın tuzakları seni halatlar,
Toplum çöker, sen çökersin,
Tarihin tozlu raflarında kaybolup gidersin.
Kısacık ömründe, Allah’ın emirini dinle,
Yasaklarından kaçın, tam bir teslimiyetle.
Sana bin bir tuzak kuran şeytandan,
Sakın ha! Sakın, medet umma!
İki dünyanın mutluluğunu,
Yüce yaratanına teslim olarak ara.
Tefekkür et; Rabbini ve yaratıklarını,
Seni Rabbinden uzaklaştıracak,
Sarılıp tutma putun halatlarını…
Seni Allah’a yaklaştıracak,
Irmakların suyunu yudumla,
Toplumun çekirdeği ol,
İçin, dışın imanla dol,
Hak ve adâletten ayrılma,
Allah’ın ipine sarıl sıyrılma,
Filizlerin bütün dünyayı iyice sarsın,
Su versin, hayat versin, adâlet versin,
İnanç versin, ahiret versin, cennet versin…
13.11.2007
Akdağmadeni
ÜMMET
İki heceli bir sözcüktür ümmet,
İnsanlık için ise verilmiş nimet,
Anlamı ise kocaman bir dünya,
Bizi âleme yansıtıyor bu ayna,
Mefhumu malum, lafzı ruhumuzda,
Ağır mesuliyeti yükselir omzumuzda,
Vücut diye düşündüm bu ümmeti,
Yaşarsak Rabbim verir himmeti,
Beyinlerimizde sulanmış bir yara,
Akıyor aşağı, derdini yara yara.
Aşağı baktım, ayak yok,
Yukarı baktım, baş yok,
Yanlara baktım, kollar yok,
Beyinse kurtçuklarla örülmüş,
Etrafı kapitalizm ile dürülmüş,
Başıboş yol alıyor bir meçhule,
Ruhunu her gün tükete tükete…
Kendini yiyip bitiren ümmet,
Nedir boynuna takılan bu zillet?
Bosna, Azerbaycan senin değil mi?
Keşmir, Cezayir gözün değil mi?
Ortadoğu senin kalbin değil mi?
Orta Asya ciğer paren değil mi?
Türkistan senin bir parçan değil mi?
Tilkiler üşüşmüş, her birinin başına,
Tavuklarsa koşuyor yumurta sevdasına.
Akan lağımlı ırmak, ateş hattında,
Patlamaya hazır bomba olmuş can pazarında...
Ümmetin özlediği bir yudum özgürlük,
Bir masalla sıkıştırılmış boş tabaklara,
Hakikat girmez olmuş sağır kulaklara.
Ağlayan gözler kör, kulaklar sağırsa,
Fert fert kalanlar, ne kadar da bağırsa,
Zil hep çalacaktır, zalimlerin mabedinde,
Birbirimizi bitireceğiz cehaletin dibinde.
Senin ciyak ciyak çıkan ümitsiz seslerin,
Umudu olmayacaktır bekleyen bu neslin.
Unutma! Ümmet tam bir düzenden oluşur,
Hak ve adâlet adına ölümüne dek konuşur.
Dünyanın neresinde acı duysam acımdır,
Tırnağına batan dikenler, acınsa acımdır,
Senin mutluluğun benim mutluluğumdur,
Senin hüzünlerin ise benim kâbusumdur…
Nerde olursan ol; bil kardeşinin kıymetini,
Yüce Allah hayır eyler, senin iyi niyetini.
Uzaklık bizim için asla değildir bahane,
Gelecek bu ümmet için olacaktır şahane.
Allah’ım! Zulümlere karşı bize yardım et,
Birlik ve beraberliğimizi daima ihsan et.
09.05.1993
Konya
VİRAN OLMUŞ
Köyleri, kasabaları bir bir dolaştım,
Hüzünlendim, çok duygulandım,
Evler yıkık, kerpiçler sökük,
Tarihin rengi önümüzde dökük,
Bir tek taş kalmamış, ayakta dimdik,
Önüne çıkan tarihi yerler olmuş gedik,
Bahçe duvarları hüzünlü, ağlamaklı,
Odaların tahta kapıları hâlâ yaşmaklı,
Ağaçlarda yaş kalmamış ağlamaktan,
Gelecek adına bir şey yapamamaktan.
Kuru, kupkuru olmuş meyve ağaçları,
Duaya kalkan umut yüklü yaprakları,
Mertekler kurtlanmış, çoraklar dökülmüş,
Kiremitler kırılmış, tuğlalar ise sökülmüş…
Arka sokakları adım adım geziyorum,
İçim kan ağlıyor canımdan beziyorum,
Geriye kalan bir kerpiç, çürümüş bir tahta,
Taşlaşmış çorak, sevgi bekleyen bir hasta.
Yıllanmış, beli bükülmüş hezen ağaçları,
Bana içlerini öyle bir döktüler ki
Ağladım ağladım, dinledikçe ağladım,
Üzüntümden acı çeken yüreğimi dağladım,
Bir zamanlar hezenlerin altı cıvıl cıvıldı,
Öyle ki hayat yokuşa bile akar kıvıl kıvıldı,
Çocuklar, o köşeden bu köşeye koşardı,
Çamurlara bata bata, ne de güzel oynardı,
Dünyanın mutlulukları hep onlarla coşardı.
Anadolu’nun iyi yürekleri güzel hatunları,
Çeşmelerin başına yunak kazanları kurardı,
Islak elbiselerle kirli çamaşırları yıkardı,
Yunaklıktan kalplere sevgiler yükselirdi,
Çamaşırlar; çitlere, ağaçlara sevgiyle serilirdi,
Horozlar öter, tavuklar kümese yumurtlardı,
Çitler altında, civcivler çöteleyerek dolaşırdı,
Gürk altında mutluluktan göklere uçardı…
Derenin hüzünlü kumsalları lunaparktı,
Çöplükler zengindi, gıdalarsa lezzetli,
Bahçeler arasına, şarıl şarıl sular akardı,
Yapraklar arasından çiçekler göz kırpardı,
Her sabah arılar, çiçekleri selamlardı,
Meyveler salıncaklarda ölesiye sallanırdı,
Ağırbaşlı, uysal kilolarını havaya atardı…
Ağaçlar araba, kumsallar asfalttı,
Yol bitmez, asfalt asla solmazdı.
Düğünler neşe yüklü şen şakraktı,
Halaylar, oyunlar, gençlere koşardı,
Bitmez tükenmez enerji, havalara uçardı.
Hayvanlar, ahırda bayram yapardı,
Gecenin en derin uykusuna dalardı,
Büyük bir aşkla etrafa sevgi bırakırdı…
Kuzular meleşir, atlar kişnerdi,
Çayırlar ortasında, taylar cirit atardı,
Kuzular meleşir, koyunlara karışırdı,
Keçiler ağaçlara boylu boyunca tırmanırdı.
Bayramlarda, topluca bayramlaşmalar yapılırdı,
Cenazeler, büyük bir huşu içinde defnedilirdi,
Hayat bitmek tükenmek bilmez su gibi akardı...
Bakıyorum da şimdi bunlardan iz kalmamış,
Ağaç üstünde dal, petekte bal kalmamış,
Camide cemaat, okulda öğrenci kalmamış,
Evim, barkım; bağım, bahçem viran olmuş,
Gözüyün ildiği şu tarihi yerler viran olmuş,
Her bir evin merteğine baykuşlar konmuş…
Nefesim kesildi, elim ayağım titredi,
İçimde kaybolan enerjim birden kükredi.
Bir noktada umutsuzca kalakaldım,
Üzüldüm ve derinden bir ah çektim,
Yıkık örenler arasında saatlerce ağladım.
Harabelerin derdine çare olamadım,
Onları hayatın ışığına döndüremedim…
Bakıyorum da şimdi o yerler viran olmuş,
Her bir evin merteğine baykuşlar konmuş...
11.08.2007
Karahacılı Köyü
Çekerek
YAĞMUR
Yağmur, yağ desem yağmaz,
Susuz gönüllere ağmaz,
Sularını boşalt desem, boşaltmaz.
İlahi emirden başka adım atmaz…
Sen, emir veremezsin bir avuç suya,
Söz geçiremezsin, birtecik damlaya,
Hüzünle çağlayan gözyaşın ağlar,
Suların kalbine akar da akar,
Sonra bir sızı başlar yağmurla,
Eller semaya açılır gururla,
Ot, çöp, ağaç, bin bir türlü canlı,
Ağzını açar, bir damla suya…
Sense ayaküstünde keyif çatarsın,
Yerde gökte ne bulursan atarsın,
Küstah bir lafızla başlarsın;
“Yağmurlar yağmasın, sular akmasın,
Akvamı beşer, ağzını açıp bakmasın.”
Gölekteki kurbağalar bağırır!
Sivrisinekler kanat çırpar,
Sinekler, arılar vızıldar,
Bir damla su yutabilmek için…
Çayırlar, çimenler gözü yaşlı,
Tarlada ekinler ceylan bakışlı,
Güneş kızgın ve öfkeli,
Bulutlar can simidi taşır,
Dudaklar çatlak ve kan rengi.
Yağmur, sen böyle bir anda geldin,
Yüce Allah’ın rahmetini, bereketini,
Susayan bütün gönüllere verdin.
Sen inkâr edeni ve nankörü boş ver,
Aldırma onlara, anlamazlar yağmuru,
Sudan, selden; çileden, acıdan hamuru.
Onlar dünyevi iyi keyif çatarlar,
Fakir fukaranın arkasından atarlar,
Haramı lop lop diye yutarlar,
Pamuk ipliğiyle iktidar kurarlar,
Masum insanların sırtında,
Asalak gibi yuva yaparlar,
Fakirin bir damla suyuna,
Aç gözlerini dikerler…
Yağmur, sen içimdesin ılık ılık,
Seninle mutlu oluyor denizdeki balık,
Çimenlere, ekinlere, otlara ağaçlara,
Hayat verdin, bütün ölü ruhlara.
Göllerin, göletlerin, gölcüklerin,
Irmakların, çayların derelerin,
Seninle bayram eder,
Hayat ilahi bir nizamda akıp gider…
Solucanlar, köstebekler dans eder,
Kurbağalar, yaratanına şükreder,
Suların hep derelerle kucaklaşır,
Senin can suyun ölü ruhlara ulaşır.
Sen geldin, hayat geldi, yağmurum,
Bir damla suyunla yoğruldu hamurum.
12.06.2007
Yukarı Çulhalı
Akdağmadeni
YALAN YULARI
Her yer yalan ve tuzakla örülü,
Gerçek olan ruhumuz, o da ölü,
Dillerimiz olmuş yalan yuları,
Bütün yularlar ise ulaklarla ulalı…
Ah gençliğim! Aldanma seni üzene,
Hayatta uyma! Sorumsuz bu düzene,
Dünya yalana mı koşuyor kaç oralardan,
Tek başına kal, ayrıl bu batıl kafalardan.
Allah’ın nimetleri sana yetmiyor mu?
Bütün insanlığın doyumsuz bu aç gözü,
Bir avuç umutsuz kara toprakla dolu,
Topraksa insanların duracağı son yolu.
Şu yalan dünyada, mal bulursun buldukça,
Karun’un gibi hazinelere kavuşursun yoldukça,
Bu durumda sen Musa’nın asasına ulaşamazsın,
Çölleri geçip de Kızıl Denizleri aşamazsın.
Deniz derindir ve şeytan gibi insana tuzaktır,
Suda yürümesini bilmeyenlere gönül ıraktır,
Batıldan kaçıp da hakka gönül vermeyene,
Ölüm sonsuzluk yolculuğunda zehirli akrepir.
Sen ya kocaman Nuh’un gemisi olup yüzeceksin,
Ya da evrende bir hiç uğruna yok olup gideceksin…
1994/Konya
YAŞLI AĞAÇ
Dev bir ağaç var, çok yaşlıdır uzanır tâ gerilere,
Önünde ise hiçbir engel yoktur, gider tâ ilerilere.
Öyle duygu yüklü ki, her yaprağında tarih kokar,
Yüce Allah’ın adını duyurmak için deryaya akar.
Zaman su misali aktıkça akar, ağaçsa devleşir,
Tarihini iyi düşünüp tanıdıkça evrenselleşir.
Âlemde yedi kişi var; üçü ağacın kollarında,
Diğer dördü de çıkmış geliyor kervan yolunda.
Rabbinin kendine verdiği güçle nefsine hâkim,
Nerde bir yaralı görse onun için olur hekim,
İlim, irfan ve adaleti yaymak için hep siperde,
Kardeşlik nidaları çıkarır hep yorgun tekerde.
İnsanların mutluluğu için yoktu kimyasal madde,
Şimdiki gibi can güvenliği için durmuyor tetikte,
Dünya küçülmüş, başlar büyümüş, büyütülmüş;
Büyüyen başlarsa, maddenin altında öğütülmüş.
Aralık/1989
Konya
YEMEN
Seferberlik türküsüyle uyandık,
Şanlı tarihimizi şerefle andık,
Ta Hicazlara, Yemenlere uzandık,
Atları koşturduk, susuz çöllerinde,
Ördekleri yüzdürdük, derin göllerinde.
Artık Yemen’e gidenimiz yok, gelenimiz de
İslam sancağını dalgalandıracak bedenimiz de
Topraklarımız ise koparılmış, benliğimizden,
Her birimizi sıyırıp atmışlar, kimliğimizden…
Cezayir, Tunus, Mısır, Katar, Yemen,
Lübnan, Umman, Batı Trakya, Çeçen,
Irak, Kafkasya, Azerbaycan, Afganistan,
Kuveyt, Arnavutluk, Rodos, Pakistan,
Ürdün, Filistin, Makedonya, Arabistan,
Kırım, Kosova, Suriye, Habeşistan,
Girit, Kıbrıs, Adalar, Doğu Türkistan…
Saraybosna’mız, ağlayan bir yara olmuş,
Bütün İslam yurduna ise ecnebiler dolmuş,
Ecnebiler bizi kovmak istiyor toprağımızdan,
Anadolu’muzu koparmak istiyor bağrımızdan…
Sevgili Yemen, seni asla unutmadık,
Suyunu içtik, çöllerini adımladık,
Yıllarca kardeşlerimizi selamladık,
Zaman zaman, hep beraber ağladık,
Gönlümüzü, sevgimizi sana bağladık.
Kardeşliğimizi ayıran hainler utansın,
Sen, ümmetin yüreğinde can vatansın.
Kalbimiz, tek yürek olup parçalanmasın,
Hain ellerde artık yüreklerimiz yanmasın…
5.20.1995
İstanbul
YENİ CAMİ
Yeni Cami etrafında uçuşan neşeli kuşlar,
Yağmur gibi yağıyordu yere süzülerek,
Zikrediyorlardı Allah’ı taneleri bir bir toplayarak,
Kendilerine bir yudum sevgi vereni unutmayarak.
Her kim ne verirse; ona koşuyorlardı,
Atılanı zehir olsa da havada kapıyorlardı.
Onların şeytanlığı hiç yoktu kitaplarında,
Sevgi çiçekleri taşıyorlardı kanatlarında.
Caminin basamaklarına oturan insanlar,
Hep geçmişin hayalini kurup durdular.
Çocuklar yaklaşmaz olmuş, ana babaya,
Çoğunda ne bir ar kalmış, ne de bir hayâ.
Tarihi caminin etrafına toplanan üç beş ihtiyar,
Mâzinin kalıntısıyla etrafa şöyle bir baktılar.
İhtiyarlar: “Burası yaşanmaz şehir olmuş” dediler,
Derinden of çekmeleriyle ecdadın ruhunu sızlattılar.
Yıkanın güvercinlerim, yıkanın ve serinleyin,
Temizlik ve gusül nedir? Bilmeyenlere öğretin,
Temiz olun, arı olun, ulu orta yere pislemeyin,
Sizi sevgi elini uzatmayan canlıyı bile silmeyin.
Tükürün! Denize ve yere tüküren şuursuz beyinlere,
Tükürün! Aslını unutup da kardeşini küçümseyenlere,
Tarihinden ders almayıp büklüm büklüm bükülenlere,
Anne babasını hor görüp de onları hep küçültenlere…
Haliç’in güzelim mavisini bozan kanalizasyonlar,
Eminönü’ndeki insan yığınını duyarsızlaştırmıştı,
Aman bana ne! Bana değmeyen yılan bin yaşasın,
Neme lazımcılığı insanların ruhunu çoraklaştırmıştı.
Bağrı yanık köprünün uzanan arabasız yolları,
Size asla geçit vermiyordu, kalpsiz yaratıkları,
Bil ki bu köprünün adı, Tarihi Galata Köprüsü,
Yıllarca altında barınmıştı, balıklar sürüsü.
Yanık köprü dedik de acaba neden yanık?
Kendi dinç, diri olduğu halde bağrı yanık,
Balık tutan balıkçıların, tutulan balıkların,
Üzerinde bin bir ah çekenlerin bağrı yanık…
İslam’ın olmadığı yerde, düşünceler mahkûm olur,
Masum insanlar mahkûm sandalyesinde sanık olur.
Ezan vakti yaklaşıyordu zaman hızla ilerledikçe,
İhtiyarların sözleri, bitmek bilmiyordu dinledikçe.
Camiyi ziyaret etmek isteyen ana diyor ki kızına:
“Kızım sen açık saçık halinle giremezsin buraya.”
Kızı annesinden sözü alıyor hoyratça ağzına:
“Ayol anne anne! Sen hangi çağda yaşıyorsun?
Bırak, geç bunları yobazlık mı taşıyorsun?”
Yeni Cami’nin içi, dışı başka; sokaklar bambaşka,
Size konuşan dil başka, kalbin dili ise bambaşka.
Erdemli sözler, buharlaşıp uçuyordu kulaklardan,
Kötü sözler, patır patır dökülüyordu dudaklardan.
Vapurlar canla başla, seferlerine devam ediyordu,
Sefere her kalkışında insanla dolup dolup taşıyordu.
Ulu Cami diyor ki: “Gelin canlar bir ve diri olalım,
Ayrılık tohumlarından sıyrılıp cemaat ile dolalım.”
Ağustos/1992
Eminönü/İstanbul
YOL YÜRÜYENİNDİR
Yollar, gidilirse tükenir,
Tükenirse arkada bırakır,
Bırakırsa enine boyuna genişler.
Beynin ruhundaki aklın zekâsı,
Sıcak bir duygu hissedene kadar
Kulak ve gözlere uzanır hizası.
Sıcak duygu ve düşünceler,
Her zaman iyi sonuçlar vermez,
Karşısındakini bazen fena çarpar,
Kulakla göze takılanları yakar…
Yaş dolu gözler, ağlar ve sel olur,
Kalplerin derinden üzüntüsü,
Şimşekleri çaktırır, gökleri gürletir,
Yağmur yüklü bulutlar,
Vadilere bereketini fırlatır…
Ağlamak mı? Düşünmek mi?
Bil ki ağlayan düşünür,
Düşünen kalp yazar,
Yazansa yaşadıklarını çizer,
Yazısının her köşesine,
Dünyayı katar da gezer…
Arkadaş yol yürüyenindir!
Arkasına bakmadan gidenindir.
Hangi derenin suyu susuzluğunu giderir?
Hangi çamlı tepenin nefesi tütser?
Boş vadileri, hangi çığlıklar rahatsız eder?
Hangi hümanist yardımına koşar?
Alkolden dermanı kalmayanlar mı?
Hayatını çalan düzenbaz hırsızlar mı?
Senin dinine ve mukaddesatına,
Söven, aşağılık yobazlar mı?
Yalan söyleyip seni dolandıranlar mı?
Zina eden zâniler mi?
Yarı yol da sana tekme vuranlar mı?
Haksızlığa ve zulme razı olanlar mı?
Arkadaş yol yürüyenindir!
Arkasına bakmadan gidenindir.
Hangi sokak çıkar, hangi sokak çıkmaz?
Bana hangi düşünce yüklü bulutlar,
Su verir, hangisi vermez?
Bütün yollar, menfaate çıkar dediler,
Boş vaatli emperyalizmi kucağıma verdiler.
Sokaklar hep başıboş insan yığını,
Bu yükü çekemez çile yüklü kağını,
Aç, susuz gezer, günlerce,
Kavga, dövüş eksik olmaz düşünce.
Susamak kolay değil kan olsa içersin,
Açlık kolay değil mundarı eti bile yersin.
Arkadaş yol yürüyenindir!
Arkasına bakmadan gidenindir.
Toplumda bu yolun çakıl taşları vardır,
Her köşe başında çıkmaz sokak dardır.
Durmak er kişinin işi değildir köşede,
Umduğunu bulamazsın zehir yüklü şişede.
Gözünün birini açıp diğerini yumarsın,
Ceplerinin birini kapatıp diğerini açarsın,
Bir de bakmışsın ki köşe olmuşsun,
Köşe taşının yanında sen de taşarsın,
Arkadakiler kıvrılır yılan gibi,
Canı yanınca bazen sokar yanındakileri.
Zehir ulaşmaz, köşe başlarındakilere,
Kanunlarsa ulaşamaz çete başındakilere,
Onlar zaten birer kanundur köşe başlarında,
Kaderleri yazılıdır talihsiz çakıl taşlarında,
Dokunsanız yanarsınız, dokunmazsanız da,
Geçenden kırk, geçmeyenden kırk üç akçe,
Boğazına dizilir haksızca yediğin haram ökçe,
Onların ruhları, kaşları, gözleri, nefesleri,
Büyüler aşağılık duygusuna kapılanları.
Aslanım yol yürüyenindir!
Arkasına bakmadan gidenindir.
Ağlamak ve gülmek, ikiz kardeşin ayrı cinsi,
Hülyalar dünyasında yüzenlere boştur gerisi,
Cinsler her zaman huylarını yansıtmazlar,
Hakikatleri kitaplarına katık yapmazlar.
Dalarlar denize, boğulmayı pek düşünmezler,
Kötülük yolunda yüzmek için hiç üşenmezler,
Azılı köpek balıklarını hiç hesaba katmazlar,
Kendilerini adalet için asla riske atmazlar.
Yollar; tozlu ve dumanlıdır, Anadolu’da,
Çamurlar diz boyudur; yağmurda doluda,
Gökten bazen sis yağar, kurak topraklarına,
Baharını yaşamamış kadersiz yapraklarına.
Okyanuslardan yollar açılır, batık gemilerine,
Çorak dünyada insanlık yok olmuş nemilerine.
Bunlar beyaz kadın mı, haraç mı, eroin mi?
Köle mi taşırlar denizin dipsiz derinliklerine?
Bir başkadır, ekranlarda okyanus ötesi insanları,
Düvenleri yakıp muhtaç ederler harmanları,
Yumuşak yaylı kuş tüyü yatağında yatanları,
Tarih affetmez, insanlığını ruhundan atanları…
Arkadaş! Aldırma sen yürü hak yoluna,
Kardeşlik bileziği tak, çelik zırhlı koluna…
Aslanım yol yürüyenindir!
Arkasına bakmadan gidenindir…
26.01.1994
Konya
YÜZEN MÜZİK
Hüzün dumanları sarıyor, efkâr yüklü akşamlarımı,
Umut limanlarında ise kaybediyorum bulduklarımı,
Ruhumun berraklığında, sessiz sessiz yüzen müzik,
Yiyip bitiriyor beynimi, bit yeniği gibi ezik ezik…
1993/Konya
ZEMHERİ GİBİ SERT OLSA DA
Bir kış günü dışarıda bahar,
Çiçeklerle örülmüş ağaçlar,
Boz otlar da öyle…
Çarpar insanın yüzüne,
Gülümseyen bir rüzgâr
Ve insanın içini ısıtan bir soğuk.
Dudaklar; ark üstüne ark yapar,
Burundan çağlayan bir ırmak akar.
Hayat bir derstir anlayana,
Aklını her zaman kullanana.
Soğuğu tatmadan;
Bilinmez sıcağın kıymeti,
Vakarlı insanın belli olur,
Uzaktan heybeti…
Yüze çarpan her tokat,
Bir işarettir anlayana,
Acılar içinde aradığını bulana…
Tehlike çanları çalar,
Ömrün her deminde,
Ayrılık endişesi yüzer beyinde,
Derken burunla alın,
Açılmış tek bir kemikle,
Her olayda bir hikmet vardır,
Nimetlere şükredip de akledene…
O gün! Hep o günden bahsedebilmek,
O günün hüzünlü sağunu tadabilmek,
Zorluklara, işkencelere kucak açabilmek,
Arzusunda olmalı ilahi aşkı tadabilmek…
Gelin! Bu çeşmenin suyunu içerken ayrılmayın,
Enerji dolu kanınızı, birbirinize harcamayın.
İki taraftan biri olmak değildir hedefimiz,
Kur’an ve Sünnet olmalıdır asıl gayemiz.
Hak ve adâlet, nerde ise ölçü oradadır,
Gerisi seni dünyada boşa oyalandırır.
Heva ve heveslerinize uyarak,
Haksızlıkları dışlamazsanız şayet,
Hayat size çekilmez olur nihayet.
Bundan belki haberiniz olmaz sizin,
Suyunda yüzeceğim derken boğulduğunuz denizin,
Küfrü içinde kaybolursunuz düşünmeksizin.
Bir baharı hatırlattım, zemherinin ortasında,
İşte gerçek mahiyette burada.
Dışlamayın, zor zamanda konuşanı,
Zemheri gibi sert olsa da…
Şartlar, sorunlar birer bahanedir anlayana,
Bir damla suyu ararsın, düşman olsa da.
Esas suç senindir, nefsine direnmemekle
Kendini yalancı bahara bırakmakla,
Ağaçtaki kar tanelerini, çiçek sanmakla…
Bu tatlı su çeşmesi, bir an kesilmesin,
Hak uğruna ölenlerin sevgisi eksilmesin.
İlahi kaynak ne büyük nimettir, tat alana,
Onu anlayıp da Allah’a gerçek kul olana…
20.12.1991
Konya
ZİRVE DİYE YUVA YAPIYORUZ
Nerde o kadar yükselmek şimdiki insanlarla?
Adet etmişler yükselmeyi beton dolu binalarla.
Hakkı hukuku düşünen hiç yok gerisi angarya,
Tek düşündükleri nesli yok etmek adi silahlarla.
Çaresizlikle bir adım daha ileri atabilmek için
Çivi misali çakıldığı yerde kalabilmek için
Bu zalim dünyaya adaleti getirebilmek için
Haksızlıklarla mücadele etmen gerekir?
Gecelerini ringde geçirir, çalışır düşman,
Hiç belli olmaz, çıkar karşına her zaman,
Dağ, taş, su uyur; asla uyumaz düşman,
Ancak aklın başına gelince olursun pişman.
Geldi, geçti gidiyor işte en güzel yıllar,
Geçmiyordu aklımızdan böyle hayaller,
Arkadaş takdiri ilahî işte buymuş inan ki
Gitmiyor arkadaşlıklarım hayalimden sanki.
Hayat yolunda bir adım daha ileri atıyoruz,
Elimizdeki fırsatları hoyratça dağıtıyoruz,
Kendimizi daima iyi, iyi diye avutuyoruz,
Çukurlara ise zirve diye yuva yapıyoruz.
Aralık/1988
İstanbul